banner bilim
 
Ana Sayfa « E-tarih.org    
   
  İslam dünyasında mimarlık
      OSMANLI İMPARATORLUĞU
      Mimar Sinan ve çağına genel bir bakış
        XVI?ncı yüzyıl Osmanlı ve Avrupa?sındaki genel durum
  » Üst Konu
Osmanlı mimarisindeki gelişimler
XVI?ncı yüzyıl Osmanlı ve Avrupa?sındaki genel durum
XVI ?ncı yüzyıl Avrupa?sındaki mimari oluşumlar
Koca Sinan...

 
XVI?ncı yüzyıl Osmanlı ve Avrupa?sındaki genel durum

XVI’ncı yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu’nun gücünün doruğunda olduğu bir çağ… Bu yüzyılda İmparatorluk, Kuzey Afrika’dan Ortadoğu ve Arap Yarımadası’na, Avrupa’da Viyana kapılarından Balkanlar’a, Küçükasya’dan Kafkaslar’a kadar uzanan topraklara sahipti. Kara ordusunun asker, silâh ve destek gücü yanında, donanma da tüm Akdeniz’de hükmünü sürdürüyordu. II’nci Bayezid, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, II’nci Selim, III’üncü Murad, bu yüzyılın padişahları… Mimar Sinan ( 1489 ? 1491 – 1588 ), işte böyle geniş topraklara, böyle muktedir padişahlara sahip bir imparatorluğun mimarbaşı idi.

Avrupa’da V’inci Karl, Avusturya, Almanya, İtalya, Sicilya, Hollanda ve İspanya’yı içine alan, ‘Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nu kurmuştu. Bu topraklar üzerinde, iç işlerinde özerk krallık ve dükalıklar vardı. Fransa, aşağı yukarı bu günkü sınırları içinde idi. Kanuni Sultan Süleyman ile II’nci Fransua çağdaştılar. I’inci Elizabeth, İngiltere’nin siyaset, ticaret ve sanatta Avrupa’nın büyük güçlerinden biri olmasını gerçekleştiriyordu. Rusya’da Korkunç İvan, ülkesini Doğu yönünde genişletiyor, henüz Osmanlı ile çatışmalara girmiyordu.

Şimdi, Osmanlı ve Avrupa’nın siyasal ve ekonomik güçlerine bir göz atalım:

Osmanlı’da çağına göre ileri bir yönetim örgütlenmesi vardı. Sadrazam, şeyhülislâm, vezirler, kazaskerler, beylerbeyleri, sancak beyleri, kadılar ve bunların alt dalları tüm sistemi çalıştırıyordu. Fetihlerden elde edilen ganimetler, savaş tazminatları ve yıllık vergiler, hazineyi alabildiğine zenginleştiriyordu. Fetihlerdeki amaç, sadece toprak kazanmak değil, oraların zenginliklerini Osmanlı’ya intikal ettirmekti. Ayrıca timar ve zeamet sistemi, askerî güce olduğu kadar ekonomiye de büyük katkı sağlıyordu. Akdeniz’deki hakimiyetle de önemli gelirler sağlanıyordu. O dönemde Uzakdoğu’nun mal ve baharatı, denizlere ve kervan yollarına hakim olan Osmanlı’dan geçerek Avrupa’ya ulaşabiliyor ve çok pahalı satılıyordu. Ancak Güney Afrika Ümit Burnu’nun dolaşılması ile yeni deniz yollarının keşfi, deniz ticaret yollarının Osmanlı denizleri dışındaki rotaya kaymasını, Uzakdoğu mallarının baçsız ve engelsiz Avrupa pazarlarına ulaşmasını sağladı. Daha sonra, bu gibi olaylar ve Osmanlı fetihlerinin eski hızını kaybetmesi ile para kaynakları kurumaya başladı. Yeni para kaynaklarının aranmaması, yeni oluşumlara ayak uydurulamaması, dolayısıyla hazinenin zaafa uğraması, duraklama döneminin başlangıcı oldu. Sokollu’nun ‘Yelkenlerini atlastan, zincirlerini altından’ yapabileceği donanmamızın 1571 İnebahtı yenilgisi ile Akdeniz egemenliğimiz de hızla sona yaklaşıyordu.

Avrupa ülkeleri ise üretken ülkelerdi. Yel ve su değirmenleri ile tarım, demir ve kömür ocaklarının açılması ile izabe ve metalurji teknikleri geliştirildi. Ticaret, özellikle İtalyan kentlerinde büyük oranda büyüdü. Floransa, ticarette diğer kentlere göre daha üstün, ‘Florin’ Avrupa dolaşımındaki en sağlam para idi. ( Bu günkü Dolar ve Euro gibi ). Kent devletlerinde zenginleşen ruhban sınıfı, tüccarlar ve bankerlerle burjuvazi doğdu. Burjuvalar, edindikleri büyük servetle beraber, aristokratlar gibi kültür değerleri kazandılar ve toplumda söz sahibi oldular. Birbirleri ile yarışırcasına sanat koruyuculuğuna soyundular. Sanatçılara resim, heykel ve mimari yapıt siparişleri verdiler, şaheserlerin yaratılmasına vesile oldular. Kazanılan etik değerlerle kentlilik, köylülüğün yanında önem kazandı.

Deniz ticaretinde, gelişen tekneler ve denizcilik aletleri, Merkator’un haritalara projeksiyon sistemini getirmesi ile rota ve mevki tayinleri kolaylaştı. Açık denizlere açılan gemiler ardı ardına coğrafi keşifler yapmaya başladılar. Aslında bu gemiler bilimsel amaçlarla değil, ticarî amaçlarla finanse ediliyordu. Amerika, Ümit Burnu, Macellan Boğazı keşiflerinin ardından gelişen deniz ticareti, Avrupa’da refahın büyük oranda artmasına neden oldu. Portekiz; Brezilya, Gine, Angola, Mozambik’i, İspanya; Filipinler, Meksika, Arjantin ve bu günün diğer Güney Amerika ülkelerini ele geçirdi. Buralarda tütün, mısır, kahve, çay, kakao plantasyonları kurdular. Sadece plantasyonlarda 12 milyon zenci köle çalışıyordu. Bu arada zenci köle ticareti de çok büyük kârlar sağlıyordu. Hollanda, Afrika’daki sömürgelerinde ticari ve sınai şirketler kuruyor, anayurdunda bankacılık sistemini geliştiriyordu. İngiltere, sömürgeleri ile ‘güneş batmayan ülke’ olmanın ilk adımlarını atıyordu.

Osmanlı ile Avrupalı arasındaki ekonomik farklılığı bilmem anlatabildim mi? Biri dünyaya açılıyor, üretim ve ticaret yapıyor, diğeri baç topluyor.

Biraz da din, kültür ve eğitimden bahsedelim:

Osmanlı İmparatorluğu, bünyesi içinde çeşitli dinleri, dilleri, halkları barındırıyordu. Bu, zaten imparatorlukların tipik özelliğidir. Resmî din Sünnî Müslümanlıktı. Osmanlı Yavuz Sultan Selim’den beri Şiilikle savaşagelmişti. Bu da Doğu sınırlarını İran etkisinden korumak ve güvenliğin sağlanması amacını taşıyordu. Tarikatlar ise serbestçe tekke ve zaviyelerini kuruyorlar, kendilerine cemaat bulabiliyorlardı. Fethedilen yerlerde Osmanlı’nın belli kurallara bağlılığı, özellikle sağlam ve yansız adalet anlayışı devlete saygınlık kazandırıyordu.

Resmî dil Osmanlıca idi. Osmanlıca, Türkçe gövde üzerine monte edilmiş Arapça ve Farsça kelimeler ve tamlamalardan oluşan bir dildi. İradeler, fermanlar, fetvalar ve diğer resmi evrak Osmanlıca yazılır,’Divan Edebiyatı’ şiirlerini Osmanlıca dile getirir, saray ve ulema Osmanlıca konuşurdu.

İran-Arap-Bizans etkili saray musikisi, zamanla Türk’leşmiş ve ‘alaturka’ adı ile üst düzey sınıfın müziği olmuştu. Anadolu Türkmenleri ise arı Türkçe konuşuyor, ozanları Türkçe yazıyor, sazcıları Türkçe türküler söylüyor, abdalları ‘tasavvuf’u işliyordu.

Fatih Sultan Mehmet, 1453’te Doğu Roma İmparatorluğu’nun varisi oldu. ‘Sultan-ı İklim-i Rum’ onun sıfatlarından biri idi. Onu sadece Constantinopolis fatihi olarak anmak haksızlık olur. Tüm halklara eşit davranması yanında kültür ve sanatta da aydınlık bir kafaya sahipti ve de şairdi. Bilindiği gibi Avrupa’dan rönesans ustalarını davet etmiş, İslâm’da günah sayılan kendi portresini dahi yaptırmıştır. Fatih külliyesi içinde 8 adet medrese ( Medaris-i semaniye ) kurmuştur. Ardından Beyazıt ve Süleymaniye medreseleri ve bu ‘sultani’ medreseler yanında özel vakıf medreseleri de açılmıştı. Bu medreselerde tefsir, fıkıh, kelâm, hadis gibi şeriat eğitimi yanında tıp, matematik, fizik, coğrafya, astronomi,, felsefe, mantık bilimleri de öğretilirdi. Ne yazıktır ki, II’nci Bayezid döneminde deneysel bilim, önemini kaybetti. Kanuni döneminde ise Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin fetvası ile medreselerde tıp hariç, diğer fen bilimlerine son verildi. Bu olaya insanın inanası gelmiyor. Ben de İsmet Birkan’ın ‘Kehribardan Pozitrona’ yazısından öğrendim. Hz. Muhammed’in ‘Beşikten mezara kadar bilimi talep et’ mealindeki hadisine karşın, sanki her şey ‘Kur’an-ı Kerim’de söylenip bitmiş, diğer kitaplara gerek kalmamıştı. Zaten Sokollu’nun kurdurduğu rasathane de Şeyhülislâm Ahmet Şemsettin Efendi’nin fetvası ile 1580’de yıktırılmıştı. Bunun için de İstanbul Ansiklopedisi’ne bakabilirsiniz. Süleymaniye Külliyesi içinde kademeli dinsel eğitim veren 4 adet medrese yanında Tıp Medresesi de vardır. Ancak Topkapı Sarayı arşivlerini inceleyen Prof. Aptullah Kuran’dan öğrendiğimize göre, tıp medresesi müderrislerinin yevmiyesi 20 akça, din medresesi müderrislerinin yevmiyesi ise 60 akça imiş. Bu da bize müsbet ve deneysel bilime verilen değeri açıkça gösteriyor.

Top döküm tekniğini XV’inci yüzyılda Batıdan alan Osmanlı, yine XV’inci yüzyıl icadı matbaayı almaya gerek görmeyecek, kitap basımı 1726’ya kadar gerçekleşemeyecektir.

Bir de Avrupa’ya bakalım:

Bilindiği gibi Osmanlı dışındaki Avrupa, tümü ile Hristiyan dinine bağlıdır. Ortaçağda Avrupa’ya skolastik düşünce sistemi hakimdi. Roma Kilisesi (Papalık) çok büyük bir güçtü. Papa sadece din işlerinde değil, dünya işlerinde de tam yetkili idi. Enkizisyon (dinsel mahkeme), halkın tepesinde ‘Demoklesin kılıcı’ gibi idi. Yargılamada savunma hakkı verilmiyordu ve kararları kesindi. Cezalar, işkence, kalebentlik, kürek, kazıklama ve yakılarak ölüm şeklinde idi. Biliyorsunuz, İspanyol Musevileri ( Sefaradlar ), Osmanlı topraklarına iltica ederek selâmete kavuşmuşlardı. Kiliselerde günahlar, para karşılığı affediliyor, para ile cennet bahçeleri satılıyordu. Böylesine bir ortamda, Luther, 1517’de Roma Kilisesinin otoritesine karşı çıkıyor, Hristiyanların kiliseye değil, İncil’e, tek affedici olan Tanrı’ya aracısız olarak yönelmeleri gerektiğini söylüyordu. Calvin de aynı fikirleri Fransa’da savunuyordu. Halk, matbaalarda basılan ve kendi dillerine çevrilmiş İncil’i direkt okuyabiliyordu. Böylece Katolik kiliselerden ayrı olarak Almanya ve Fransa’da Protestan, İngiltere’de Anglikan kiliseleri doğdu. ( Ortodoks kiliseleri, Doğu Avrupa ve Orta Doğuda XI’inci yüzyıldan beri varlığını sürdürüyordu. )

Matbaanın her yere yayılması ile Lâtinceye ve diğer ulusal dillere çevrilen Grekçe antik çağ kitaplarındaki pagan mitolojisi ve filozofların fikirleri, felsefeleri, toplum ve siyaset sistemleri, politik hitabeleri, tiyatro eserlerinin ( tragediaların ) okunması ve insani değerlerin tartışılması ‘hümanizm’ akımını doğurdu. Dinsel doğmalara tartışmasız inanmaktansa aklın yönlendirdiği deneysel araştırmalar yapılıyor, Tanrı’nın kabulü yanında insan varlığının yüceliği ortaya çıkıyordu. Floransa, Roma, Paris’te yeni üniversiteler açılıyor, Bologna, Oxford, Salamanca gibi kadim üniversiteler de kilise ve despotizme karşı çıkıyor, rönesansa ayak uyduruyorlardı. Bütün bu okullarda ‘biçim’ den ‘öz’ e, ‘kabulcülük’ ten ‘akılcılık’ a geçiş sağlanıyordu.

Leonardo, Rafael, Mikelanj, Durer, El Greko ve daha bir çok ressam, rönesansın ışığında resim sanatında şaheserler yaratıyorlardı. Mimari şaheserlere ileride, mimarlık bahsinde değineceğim.

Çok sesli müzik, kiliseden sonra, aristokrat ve burjuva saraylarında da egemen oluyor, geleceğin müzik dehalarına zemin hazırlıyordu.

İşte, Avrupa böyle bir dünyada, Osmanlı ise bambaşka bir dünyada yaşıyordu.