banner bilim
 
Ana Sayfa « E-tarih.org    
   
İslam dünyasında mimarlık
  20. YÜZYILDA İSLÂM MİMARLIĞI
  » Üst Konu
HZ. MUHAMMED DÖNEMİ
DÖRT HALİFE DÖNEMİ (632-660)
EMEVİ HALİFELERİ DÖNEMİ (661-750)
ENDÜLÜS EMEVİLERİ DÖNEMİ (756-1031)
ENDÜLÜSTE TAVAİF-İ MÜLUK DÖNEMİ (1031-1090)
ENDÜLÜS'TE MURABITLAR (1090-1147) ve MUVAHHİDLER (1147-1248) DÖNEMİ
GIRNATA SULTANLIĞI (1232-1492)
KUZEY AFRİKA EMİRLİKLERİ
AGLEBÎLER DÖNEMİ (800-969)
MURABITLAR (1030-1269) ve MUVAHHİTLER (1056-1147) DÖNEMİ
MERÎNÎLER DÖNEMİ (1195-1470)
ABBASİ HALİFELERİ DÖNEMİ (750-1258)
TOLUNOĞULLARI DÖNEMİ (868-905)
FATIMÎLER DÖNEMİ (969-1170)
EYYUBÎLER DÖNEMİ (1174-1250?ler)
MEMLÛKLAR DÖNEMİ (1250-1517)
İRAN ve HORASAN
İLHANLILAR DÖNEMİ (1256-1344)
TİMURLULAR DÖNEMİ (1370-1501)
SAFEVÎLER DÖNEMİ (1502-1736)
HİNDİSTAN ve ÇİN
İSLÂM?IN YÜKSELEN YILDIZI: TÜRK MİMARLIĞI
BÜYÜK SELÇUKLULAR (1000?ler-1157)
ANADOLU SELÇUKLULARI (1060-1308)
ANADOLU BEYLİKLERİ DÖNEMİ MİMARLIĞI
OSMANLI İMPARATORLUĞU
20. YÜZYILDA İSLÂM MİMARLIĞI

 
20. YÜZYILDA İSLÂM MİMARLIĞI

Müslüman-Arap ülkelerine öncülük etmiş, onları XIX. Yüzyıl sonlarına kadar sırtında taşımış, yönetmiş ve kültür vermiş Osmanlı İmparatorluğu’na ait Kuzey Afrika ülkeleri, batı emperyalizminin Sykes-Picot anlaşması (1916) ile işgal edilmiş, Fas, Cezayir, Tunus Fransız, Libya İtalyan sömürgesi olmuştu. Mısır, zaten 1882’den beri Süveyş Kanalı’nı kontrol eden İngiliz işgali altında idi. Ortadoğu Arap ülkeleri yine emperyalizmin teşviki ile Osmanlı’ya baş kaldırdılar. I. Dünya Savaşı sonunda (1918) İngiliz ve Fransızlar Ortadoğu ve Arap Yarımadası’nı paylaştılar. Çizdikleri yapay sınırlar içinde kurdukları yapay devletlerin başına kukla emir ve krallar koydular. Fransa, Suriye ve Lübnan’a; İngiltere, Ürdün, Filistin, Irak ve Arap Yarımadası’na hâkim oldular. Filistin’e Yahudi göçünü Balfour anlaşması (1917) ile teşvik ederek kurulacak İsrail devletine zemin hazırladılar. Yunanistan’ı Osmanlı’nın elinde kalan son toprağa, Anadolu’ya saldırttılarsa da Türkler, Kurtuluş Savaşı’nı zaferle sonlandırdılar, vatanı kurtardılar (1922). Türkiye Cumhuriyeti, İslâm âleminin sömürge, manda olmayan, hür ve bağımsız tek devleti oldu.

Batının Ortadoğu ve Arap Yarımadası’nı sömürgeleştirmek ve elinde tutmak istemesi, bölgenin zengin petrol rezervlerine sahip olma nedenine dayanıyordu. Bu nedenle böl ve yönet politikası ile İslâm’ın Şii ve Sünni mezhepleri arasındaki ezeli ayrılıkları körüklediler. Böyle bir ortamda elbette ki İslâm mimarlığından söz etmek olası değildir.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra gelişen ve 1945’te Mısır’ın öncülüğünde kurulan Arap Birliği çalışmalarında, ‘Arap Medeniyetini İnceleme Enstitüsü’ gibi kuruluşlardan da müspet bir sonuç alınamadı. Keza, açılan mimarlık okulları da hiçbir zaman dünya eğitim ve araştırma düzeyine erişemedi. (Örneğin, geçtiğimiz yıllarda açılan, piramitlerin yanına inşa edilecek Mısır Müzesi mimarlık yarışmasında ödül alan veya değerlendirmeye girebilen hiçbir Mısırlı veya Müslüman mimar yoktur; kazananların tümü batılı mimarlardır. Yeni Arap kentlerini de yabancı mimarlar gerçekleştirmektedir.)

Avrupa’nın Paris, Roma, Stutgart gibi önemli kentlerinde artış gösteren Müslüman nüfusun dini ihtiyacını karşılamak üzere birçok cami yapılmıştır. Bu camilerden anıtsal değeri olanlar Müslüman olmayan mimarlar tarafından tasarlanmış camilerdir. Son olarak Strasbourg’da yapılması planlanan cami için bir yarışma açıldı. Yarışmacılardan ibadet hacmi dışında sergi, konser salonları, kütüphane ve restoran-çayhane gibi sosyal tesislere de yer vermeleri istendi. İtalyan mimar Porthogesi’nin kemerli revakları ve kubbesi ile oryantal çağrışım yapan projesi birinci seçildi. Yarışmaya Bağdat doğumlu, Müslüman asıllı meşhur İngiliz mimarı Zaha Hadid de girmişti. Hadid, kıble yönündeki cam yüzeyi doğaya açarak Allah’la kul arasına hiçbir eleman sokmuyor, tavanda ışık alan dalga formlu dilimlerle namazda saf tutmayı ifade ediyordu. Bu gibi öğeleri ancak Hadid gibi Müslüman ve büyük bir mimar hissedebilirdi. Ama Müslüman seçici kurul, yine sahte oryantali tercih etti. İslâm âlemi bir kere daha çağdaşlık fırsatını kaçırdı.

Batı emperyalizminin işbirlikçi emir ve krallarla beraberce sömürdüğü petrol üreten Arap ülkelerinde, Dünya petrol tüketiminin alabildiğince artışı ve varil fiyatlarının devamlı yükselişe geçmesi ile kral ve emirlerin elinde hatırı sayılır oranda dolar birikimi oldu. Ancak bu petro-dolarlar halkın yararına kullanılmıyor, kral ve emirlerin ailelerini ve yakınlarını zengin ediyordu. Bu petro-dolarları tekrar batı ekonomisine iade etmenin çıkar yolu, bu ülkelerde gerekli veya gereksiz mimarlık projelerine yapılan yatırımlar oldu. Denizin ortasında palmiye şekilli, Dünya haritası şekilli büyük yapay adalar meydana getirmek, bu adalar üzerine mutlu azınlığa hizmet edecek bine yakın lüks villâ, lüks otel, alışveriş merkezleri inşa etmek gibi, hiçbir batılı devletin kendi ülkelerinde yapmayacakları garabetler, cin fikirli batılı şirketlerce ve batılı mimarlarca gerçekleştirildi. Keza, arazinin bol olduğu ve hiç de gerekmediği halde, prestij uğruna yapılan gökdelen otel ve konutlar, Dünyanın en uzunu olması arzulanan iş kuleleri inşa edildi ve ediliyor. Bu arada üretime dönük olmayan, hazır yiyici ve batının lüks mallarını tüketici Arap kentleri gelişti ve gelişiyor.

Riyad, Kuveyt, Abu Dabi, özellikle Dubai gibi yeni oluşan kentlerde, her geçen gün yenileri yükselen otel, konut gökdelenlerini, alışveriş merkezlerini burada tek tek anlatmayı anlamsız buluyorum. Meraklılar, batılı mimarların eseri olan bu yerine yabancı ve kitch (görgüsüz) yapıların fotoğraflarını internette ve magazin basınında bulabilirler.

Bunun dışında İslâm’ın kutsal kenti Mekke, İslâm kültür ve uygarlığına saygısızlığın meşheri haline geldi. Kutsal Kâbe’nin çevresini alabildiğine saran gökdelen oteller, konutlar ve alışveriş merkezleri, geçmişe, İslâm’a saygısızlığı, görgüsüzlüğü ve de antik kent dokusuna tecavüzü, mimarlık ve sanat cahilliğini arş-ı âlâya kadar çıkardı. Son günlerde öğrendiğimize göre, Kâbe dışındaki mevcut yapıların tümünü yıkıp yeni ve modern bir kent kurmak üzere mimar Zaha Hadid’i görevlendirmişler. Böylece Kâbe çevresini saran Osmanlı eserlerinden de kurtulmuş olacaklar ve Hac ticaretini daha verimli hale getirecekler. Suudi iktidarı, İslâm’ın Vehhabî mezhebi gereği olarak, mezar üzerine taş dikmediği ve de türbe yapmadığı gibi tarihi ve dini değerleri de ortadan kaldırmaktadır. Osmanlı’yı silmek amacı ile antik bina ve kaleleri yıktığı gibi Sultan Abdülhamit’in ihya ettiği ve dekore ettiği sahabe türbelerini de yıktırmış, yine Osmanlı’nın ihya ettiği Hz. Hatice türbesini de yok edip üzerine turistik otel yapmış, ancak İslâm Dünyasının baskısı ile Hz. Peygamberin türbesine, Ravza-i Mutahhara’ya dokunamamışlardır.

AĞA HAN ÖDÜLLERİ

Muhammed Şah Ağa Han, İslâm’ın İsmailiye mezhebine mensup olup Hindistan müslümanlarının lideri idi. Sağlığında, Müslüman fakir halkın, her yıl yemeyip-içmeyip getirdiği ağırlığınca altınla tartılması ve zengin bir hayat sürmesi ile meşhurdu. Sömürge döneminin İngiliz muhibbi (dostu, taraftarı) olup ‘Sör’ ve ‘Şövalye’ unvanlarına sahipti. Torunu Kerim Ağa Han, Fatımiler tarafından kurulmuş Kahire El Ezher Medresesi’nin İsmailiye mezhebi paralelinde eğitim vermesine karşın buraya itibar etmemiş, batının en prestijli irfan merkezi Harvard Üniversitesi’nde İslâm Tarihi okumuş, yaşam biçimi olarak batı kültürünü benimsemiştir. Kerim Ağa Han’ın kurucusu olduğu ‘Ağa Han Kültür Vakfı’, İslâm dünyasına sağlık, eğitim, bankacılık, sanayi ve turizm alanında hizmet ve destek vermeyi amaçlar. Bu arada İslâm dünyasının mimarlık alanında gelişmesini teşvik amacı ile İslâm Mimarlığı, Tarihsel Kentleri Koruma, Toplumsal Eğitim ve İletişim, İslâm Mimarlık Eğitimi Programları ile faaliyet göstermekte, seçilen başarılı mimarlık projelerine ödüller dağıtmaktadır.

Ağa Han Mimarlık Ödülleri, uzun yıllardır uykuya yatmış İslâm mimarlığını ihya etme amacını üstlenmiş, başarılı projeleri teşvik etmiş ve Dünyaya tanıtmış oluyor. Mimarlar, plancılar, sosyolog ve düşünürlerden oluşan 9 kişilik jüri, 3 yılda bir, Müslüman dünyasında yapılan belirli kriterlerdeki en iyi projeleri seçmekteler. Vakfın kuruluşundan beri ödüle en çok hak kazanmış ülke Türkiye’dir. Türkiye’yi Hindistan ve Suudi Arabistan izlemektedir. Ankara Türk Tarih Kurumu (Mimar Turgut Cansever), Ankara TBMM Camii (Mimar Behruz Çinici), Bodrum Demir Tatil Sitesi (Mimar Turgut Cansever), Kuveyt Su Kuleleri, Mekke İnter Continental Oteli, Bosna-Hersek Şerafettin Ak Camii, Cidde Hac Terminali, Tunus-Sus Endülüs Evleri, Malezya-Tanjang Jara Plaj Oteli, Paris Arap Dünyası Enstitüsü, Dhakka Parlamento Binası, Hindistan-Ahmedabad Hint Girişimciliği Geliştirme Merkezi, Lahor Alhamra Sanat Konseyi ve daha birçok özgün yapı, mimarlık değerleri ile ödül almıştır. Geleneksel mimarlığın korunması ve yaşatılması ödülü olarak Muğla Nail Çakırhan Evi, Mali-Niono Büyük Camii, Mısır-Giza Sanat Merkezi, Ürdün SOS Çocuklar Köyü ve başkaları seçilmiştir. Ödül alan mimarlar, sadece Müslüman mimarlar değildir. Seçimlerde gözetilen husus, projenin İslâm camiasına olan katkısıdır.

GÜNÜMÜZ TÜRKİYE’SİNDE DİNİ MİMARLIK

Üzülerek söylüyorum ki günümüz Türkiye’sindeki cami yapıları, zengin mimarlık mirasımızın özümsenmesi ile oluşacak çağdaş mimarlık anlayışından çok uzaklardadır. Yapılan camiler, ya Osmanlı klâsik mimarlığının veya batı etkili Osmanlı mimarlığının kötü ve acemice kopyaları olan yoz projelerdir. Bunun nedenini Türk-İslâm kültürünün çağa oturtulamamış olmasında ve de bu eksik kültür yansımasının, mimarlık yapıları ile dışa vurmasında aramak lâzımdır. Esasen, Türk-İslâm kültürünü özümsemiş çağdaş projeler halkımız tarafından benimsenmemektedir. Örneğin Ankara Türkiye Büyük Millet Meclisi Camii (Mimar Behruz Çinici), İslâm’ı çağdaş çizgilerle en iyi yorumlayan bir proje olmasına karşın, kamuoyu ve özellikle TBMM üyeleri tarafından yadırganmaktadır.

Buna karşın Ankara Kocatepe Camii (Mimar Hüsrev Tayla ve Fatin Uluengin), Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara dokusu içinde, Osmanlı’yı çağrıştırarak çevreye yabancı kalmakla beraber, halkımızın beğenisini kazanan bir cami olabilmektedir. Çünkü halkımızdaki cami imajı, kubbesi, kemerleri ve minaresi ile belirlenen Osmanlı klâsik camisidir. Kocatepe Camii, Osmanlı klâsik mimarlığını hazmetmiş, bilgili ve değerli iki mimarın eseridir. Onun için de yapılan klâsik Osmanlı camileri içinde en eli-yüzü düzgün olanıdır. İtirazım, caminin çağdaş başkent dokusuna uyumsuz olmasınadır. Şunu da unutmamak gerek: Sinan’ın elinde açıklıkları geçmek için ‘kemer’, geniş alanları örtmek için ‘kubbe’ ve bunları taşıyacak ‘fil ayakları’ teknolojisi vardı. Sinan, kompozisyonlarını bu elemanlar ve varyasyonları ile yaratıyordu. Acaba elinde bu günün betonarme ve çelik inşaat teknolojisi ve de makine parkı olsa idi, yapılarında büyük konsollar ve değişik mekânlar mı yaratırdı, yoksa hep aynı formda kubbeler ve kemerler inşa etmekte mi ısrar ederdi dersiniz?

Ankara, Kocatepe arazisi üzerinde cami yapılması kararlaştırıldığı zaman, bir mimarlık yarışması açılmış, Mimar Vedat Dalokay’ın modern anlayışlı projesi birinciliği kazanmıştı. Bu projeye göre başlayan inşaat, cami yaptırma derneğinin yeni seçilen üyelerince, daha doğrusu Demokrat Parti hükümetince benimsenmemiş, temeller dinamitlenerek bu günkü proje uygulanmıştır. Vedat Dalokay, Pakistan-İslâmabad’da yapılacak cami için açılan yarışmaya, Ankara’daki cami projesine benzer proje ile iştiraki sonunda birincilik ödülüne lâyık görülmüş ve cami inşa edilmiştir. İslâmabad Camii, kare planlı, betonarme kabuk kubbesi ve dört köşesindeki minareleri ile modern mimarlık alanında Dünyaca takdir edilen bir cami olmuş, Ankara böylesine modern ve güzel bir camiden mahrum kalmıştır.

Yılmaz Ergüvenç