banner bilim
 
Ana Sayfa « E-tarih.org    
   
  İslam dünyasında mimarlık
      OSMANLI İMPARATORLUĞU
      Mimar Sinan ve çağına genel bir bakış
        Koca Sinan...
  » Üst Konu
Osmanlı mimarisindeki gelişimler
XVI?ncı yüzyıl Osmanlı ve Avrupa?sındaki genel durum
XVI ?ncı yüzyıl Avrupa?sındaki mimari oluşumlar
Koca Sinan...

 
Koca Sinan...

Şimdi gelelim Koca Sinan’a…

Sinan, 1489 veya 1491 Kayseri – Ağırnas doğumludur. Ağırnas, o zamanlar bir Ermeni köyü idi. Sinan, bu köyden devşirildi. Sinan’ın asıl adını bilmiyoruz. Sinan devşirildiği zaman, normal devşirilme yaşı olan 13-14 yaşlarından daha büyüktü. Demek ki Sinan’da bir cevher gördüler ki yaşı büyük olmasına karşın devşirdiler. Mustafa Sai’nin kaleme aldığı ‘Tezkiret-ül Ebniye’ kitabına göre baba adı Abdülmennan’dır. Bu isim Tanrı’nın izni ile ihsan eden anlamındadır ki, o zamanlar, ihtida eden gayrimüslimlerin babalarına genelde konulan bir isimdi. Burada kimsenin anlatmadığı şeyleri söylemenin ne anlamı var diye düşünebilirsiniz. Ama, Hz. Mevlânâ’nın dediği gibi, ‘Cancağızım, artık yeni şeyler söylemek lâzım’. Kanımca, bir Hristiyanın ihtida ederek Müslüman olması normaldir. Ama, bir Müslümanın tanassur ederek Hristiyanlığa geçmesi geriye dönüştür, gericiliktir. Her neyse…

Sinan, 1512’de, yani 20’li yaşlarda, Yavuz Sultan Selim döneminde devşirme olarak İstanbul’a getirildi. Acemi Oğlanlar Ocağı’nda yeniçeri oldu. Yavuz ve Kanuni dönemlerinde bir çok seferlere katıldı. Son seferinde Prut nehri üzerine 13 günde kurduğu köprü ile dikkati çekti. Zaten evvelki seferlerde de yol, köprü, kanal, kale gibi inşaat işlerinde istihkâmcı ve neccar olarak çalışmıştı. Kendi ifadesi ile:

‘Olub yeniçeri çekdim cefayı

Piyade eyledim nice gazayı

Yolumla sanatımla hidmetimle

Dahî akrân içinde gayretimle

Çalıştım tâ tufûlliyet çağından

Yetişdim Hacı Bektaş ocağından’

Seferler sırasında gördüğü kentlerdeki kiliseler ve diğer binalar, mimari bilgi ve yeteneğine katkı yaptı. ‘Reis-i Mimaran-ı Dergâh-ı Âlî’ rütbesine hak kazandı. İlk önemli işi Kanuni’nin hasekisi Hürrem Sultan’ın yaptırdığı Haseki külliyesidir. Külliye, cami, sıbyan mektebi, medrese, darüşşifa ve imaretten oluşuyordu. Külliye bu günün Haseki Hastanesi’nin nüvesidir.

1539’da ‘Ser Mimaran-ı Hassa’ olmasından sonra, 1544-48 yılları arasında yaptığı büyük yapıt, Şehzade Mehmed Camisi’dir. Kanımca Sinan, bu yapıtına ‘çıraklık eserim’ demekle kendisine haksızlık etmiştir. Çünkü yapıt, mimari ve statik kurgusundaki mükemmeliyetle, Ayasofya ile mukayese edilmeyecek ustalıkta bir yapıdır. Dört fil ayağı üzerine oturan kemerler, üzerilerinde ana kubbe, dört bir yanda yarım kubbeler, silindirik ağırlık kuleleri, karenin dört köşesine oturmuş küçük kubbelerle çiçek gibi açmış rasyonel ( akılcı ) bir plan…
1550-57 arası gerçekleştirdiği ve kendisinin ‘kalfalık eserim’ dediği Süleymaniye Camisi ve Külliye, sıbyan mektebi, 7 din medresesi, tıp medresesi, darüzziyafe, tabhane, bimarhane, hamam, Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan türbeleri ile külliyenin yanıbaşındaki kendi mütevazi mezarından oluşmaktadır. İlk yazımda bahsettiğim sivri akıllıların, açtırıp kafatasını aldıkları mezar, işte bu mezardır. Külliyenin kurulduğu tepenin meyilli olması nedeniyle, kitleler değişik kotlarda ve istinat duvarları arkasında oluşturulan düzlüklere yerleştirilmiştir. Kot farkının verdiği olanaklarla alt kotlarda dükkanlar ve ahırlar yer almaktadır. Cami, plan şeması olarak Ayasofya’yı andırır. Yani, ana kubbenin ön ve arkasında birer yarım kubbe ile sağ ve sol yanlarda beşer küçük kubbeli örtü ve iç mekânda galeriler… Tarihçiler, Sinan’ın bu cami planının Ayasofya planına olan benzerliğini eleştirirler. Kanımca Sinan, Süleymaniye Camisi ile Ayasofya’ya nazire yapmış. Nitekim dış kitlenin Ayasofya’nın hantal görünümü ile hiç ilgisi yoktur. Piramidal kitle, kubbe ve minareleri ile çok güzel oranlara sahiptir. Sultan Süleyman, caminin açılış şerefini Sinan’a bahş ederek muhteşemliğini burada da göstermiş oluyor.

Sinan, 1568-75 yılları arasında Edirne’de Selimiye Camisi’ni gerçekleştirdi. Sinan’ın bu cami için ‘ustalık eserim’ demesinde yüzde yüz hakkı vardır. Sinan, Şehzade ve Süleymaniye’den sonra, bu cami ile tartışmasız, iç mekân bütünlüğüne ulaşmıştır. Evvelce belirttiğim gibi Bizans etkili yan mekânlar ve galerileri bu camide görmüyoruz. Cami, tek mekânı ve kareye yakın yatık dikdörtgen planı ile ( 60 x 44 m. ) tipik bir İslâm ibadethanesidir. Kitle, kubbe ve minarelerin uyumu, ancak Sinan gibi bir dehanın yapabileceği bir ustalıktır. Kendi ifadesi ile: ‘Kâfirlerin Ayasofya kubbesini övmelerine’ karşın, ‘Allahın izni ve Sultan Selim Han’ın gücü ile Ayasofya kubbesinden altı zir’â yüksek ve dört zir’â derin’ kubbe yaptı. Dört minaresinden ön cephedeki iki minarenin üç şerefesine üç ayrı merdivenle çıkılmaktadır Ferah ve aydınlık iç mekân dinimize has sadelikte olup, çeşitli renk ve dokudaki taş örgüsü, pencere üstlerine kadar çıkan çiçek motifli İznik çinileri, mekânı çepeçevre dolaşan Fatiha Suresi çinileri, mermer ustalığını sergileyen minber ve mihrap, dekoru tamamlamaktadır.

Sinan’ın önemli yapıtları bunlardan ibaret değil. Daha, Mihrimah Sultan, Sinan Paşa, Molla Çelebi, Rüstem Paşa, Sokollu Mehmed Paşa, Zal Mahmut Paşa, Şemsi Paşa, Kılıç Ali Paşa,… gibi 84 camisi var. Cami dışındaki yapıları ile toplam rakam 378’i buluyor. Bu rakamları ‘Tezkiret-ül Ebniye’den öğreniyoruz.

Burada camilerin mimari tariflerine detaylı olarak girmeye gerek görmedim. Çünkü bu gibi tarifleri hemen hemen her yerde okuyabileceğiniz gibi, ne kadar tarif edilirse edilsin, tariflerin camileri bizzat yerinde görmenin yerini tutmayacağı da aşikârdır.

Sinan’ı mimar diye tanırız. Ama Sinan, ayni zamanda çok usta bir mühendistir. Yaptığı yapılardaki statik kurgu, İstanbul’u bol suya kavuşturan Kırkçeşme projesi, Büyükçekmece Köprüsü ve diğer köprüler, bu savımı ispatlamaktadır. Ancak o zaman mühendislik ve mimarlık kavramları arasında beraberlik olduğu için Sinan’a ‘Mimarbaşı’ denilmiştir. ( Her mahallede, çeşmelerden gürül gürül ve bedava akan Kırkçeşme suları İstanbul’a gelmeden evvel, işçi yevmiyesi 6 akça, usta yevmiyesi 12 akça iken, bir at yükü su 15 akça idi. Ancak suyun bolluğu, göçlerle nüfusu arttırmıştı. Kırkçeşme suyundan birkaç masura suyu kendi evine aldığı için başı belâya girmiş, ama Sultan Süleyman’ın şefaati ile kurtulmuştu.)

Şimdi bir karşılaştırma yapacağım:

Sen Piyer Kilisesi ile Süleymaniye Camisinin arazi alanı aşağı yukarı aynıdır. 70 bin metre kare kadar… Sen Piyer, meydanları ve kolonatları ile birlikte tüm alana oturmaktadır. Süleymaniye Külliyesinde oturma alanı, 35 bin metre kare kadardır. Ana yapı Sen Piyer’de 21 bin 500 metre kare, Süleymaniye Camisinde 4 bin 300 metre karedir. Bu hesaba göre Sen Piyer, 21.500 / 4.300 = 5 tane Süleymaniye Camisini içine alabilecek büyüklüktedir. Ana kubbe çapları, Sen Piyer’de 42 metre, Süleymaniyede 26.20 metredir. Yükseklikler, Sen Piyer’de 132 metre, Süleymaniye’de 50 metredir. Bu rakamları Süleymaniye Camisi’ni küçümsediğim için vermiyorum. Buradan Papalığın gereksiz abartısına, İslâm’ın tevazuuna parmak basmak istiyorum. Evvelce de söyledim. İyi mimari yapıt, ölçülerdeki büyüklükle, cici bici detaylar yapmakla değil, sadelikten güzellik yaratmakla oluşuyor. Frapan yapı yapmak kolaydır. Zor olanı, yalınlıkla güzelliği yakalayabilmektir. Sinan bu zor olanı başarmıştır. Demek ki, yazımın başında bahsettiğim, mimar Frank Lloyd Wright’ın, Sinan’ı dünyanın en büyük mimarı ilân etmesi boşuna değil…

Biraz da Sinan’ın özel yaşamından bahsedelim.

İsmail Hakkı Konyalı’dan öğrendiğimiz kadarı ile, eşi Mihrî Hatun’dan, oğlu Mehmet, kızları Ümmihan ve Neslihan doğmuştur. Savaşta şehit olan oğlu Mehmet Beyden olan torunu Fahrî Hanımdır. Bir de vakıflarına mütevelli olarak atanan oğlu Derviş Çelebi ile Mustafa ve Sanevber adlı çocukları, soyundan olan Abdülbaki ve Mahmut Ağalar vardır. Bunlardan başka Ağırnas ve Ürgüp’te Ulise ve Kudisan ? gibi Hristiyan asıllı akrabaları olduğu, yine Ürgüp’teki Hristiyan asıllı dayısına para yardımı yaptığı biliniyor.

Sinan’ın Bulgaristan, Burgaz, Vize Sancağında arpalık olarak tarlası, Hamid İlinde ( Eğridir, Yalvaç ) timarı vardı. Yani, değirmenin suyu, aldığı ulûfelerle beraber buralardan geliyordu.

Sinan, 1588 yılında, 97 yaşında yaşama veda etti.

Ruhun şâd olsun Koca Sinan…

Eğer sabrınız kaldı ise, şimdi bir özet yapmak istiyorum:

Osmanlı, Orta Asya, İran, Anadolu bileşkesi ile oluşan Selçuk mimarlığını Bizans’la kaynaştırdı; yeni bir Osmanlı üslûbu yarattı. Bizans’ın varisi olduktan sonra onun kültür ve sanatından yararlandı. Fetihlerle sahip olduğu yapıtların plan ilkelerini, örtü sistemlerini, strüktür tekniklerini aldı. Ama onları kendi yapılarında yeni bir sentezle uyguladı. Camilerde İslâm’ın saf tutma eylemini yansıtan yatık dikdörtgen planlı sistem, yerini kare planlı ve merkezi kubbeli sisteme bıraktı. Strüktür, Bizans’a ne kadar benzerse benzesin, iç mekân algısındaki farklılığı ile kendi üslûbunu yakalayabildi.

Avrupa’lı Rönesans mimarlarının elinde kendi dillerine çevrilmiş yığınla literatür, önlerinde büyük bir mimari geçmiş vardı. Hümanizm, onlara yeni bir uygarlık yolu açmıştı. Romanesk ve gotik sanatlarının üzerine antik Yunan ve Roma’yı oturttular. Rönesans mimarlığı ile yeni ve zengin bir mimari senteze ulaştılar.

Osmanlı ve Avrupa… İki ayrı dünya… Değişik inançlarla, değişik kültürlerle,değişik etkileşimlerle,değişik yollardan giderek, değişik mükemmellere ulaştılar.

Sinan ve Mikelanj, ayrı dünyaların insanları idi. Her halde birbirlerini tanımadılar.

Sinan, Vitrivius’un ‘De Architectura’ sını ve Alberti’nin ‘De Re Aedificatoria’ mimarlık öğretisini her halde okumadı. Enderun eğitimi de almadı; yeniçeri oldu, savaştı, neccarlık yaptı, sadece gittiği yerlerdeki ve çevresindeki yapıları inceledi. Emsalsiz yeteneği sayesinde büyük mimar oldu. Pragmatizm aracılığı ile rasyonalist mimarlık sanatını elde etti.

Mikelanj, ressamlık ve heykeltıraşlıktan mimarlığa geçti. Zaten bu üç güzel sanat birbirini tamamlıyordu. Hümanizm akademizmi aracılığı ile ‘Rönesans Mimarlığı’ sanatını elde etti.

Zaten Şehzade, Süleymaniye, Selimiye Camileri ile Sen Piyer Bazilikası, yukarıda saydığım manevi ve maddi farklarla iki ayrı dünyayı yansıtmıyor mu?

Bu günkü durumumuza gelince:

Bizler, Orta Asya’dan çıktıktan sonra hiç arkamıza bakmadan Batıya yönelmişiz. Mimarlık sanatımızda da Batıya yöneldiğimiz süreçte Doğu-Batı sentezine ulaşabilmiş, Osmanlı üslûbunu yaratabilmişiz. Sonraları bilim ve kültürle beraber mimarlıkta da Sinan’ı tekrar ederek yerimizde saymışız. Daha sonraları sanayi devrimini yaşamadan, üretmeyip normal gereksinimleri dahi ithal ettiğimiz gibi mimarlığı da ithal etmişiz. Onlardan aldığımız projelere kendi kültürümüzü katmadan, kendi çağdaş üslûbumuzu yaratmadan, barok, rokoko, ampir saray ve konaklar yapmışız. Batılı gibi yaşamaya özenmiş, ama bir türlü, kabulcülükten akılcılığa geçememişiz; ve Batı bizi hep dışlamış. Cumhuriyetimizin hamleleri ile tekke-tarikat mürşitleri yerine, ‘Hayatta en hakiki mürşit ilimdir’ demiş ve uygarlık yoluna girmişiz.

Artık bundan sonra, eskiye dönüş özlemcilerine fırsat vermeden, düşüneceğiz, araştıracağız, tartışacağız, üreteceğiz, bilim-teknik-kültür-sanatımızla ve eşitlik, adalet, barış politikamızla dünyada saygınlık kazanacağız. Mimarlığımız da ekonomik, sosyal, kültürel, teknolojik gelişmemize paralel olarak gelişecek; iki ayrı dünya değil, küresel düşünebilen ve yorumlayabilen yeni ‘Sinan’lar yaratacak. Başka seçeneğimiz yok… 

HAMİŞ:

Bu yazı dizisinde, Stefan Zweig’ın ‘Macellan’, Leland M. Roth’un ‘Mimarlığın Öyküsü’, Ahmet Refik’in ‘Türk Mimarları’, Aptullah Kuran’ın ‘Mimar Sinan’ eserlerinden, Tarih Vakfı’nın ‘İstanbul Ansiklopedisi’nden, Ersin Arıoğlu’nun ‘On the earthquake resistance of the Süleymaniye Mosque’ tebliğinden yararlandım. Bir de, zaman içinde oluşan mesleki birikimimi, aklımda kaldığı kadarı ile sohbet tarzında hikâye etmeye çalıştım.

Ama, Sinan’ın kafatasının nerede olduğunu hâlâ merak ediyorum.

Yavuz Ergüvenç