banner bilim
 
Ana Sayfa « E-tarih.org    
   
  İslam dünyasında mimarlık
      HİNDİSTAN ve ÇİN
  » Üst Konu
HZ. MUHAMMED DÖNEMİ
DÖRT HALİFE DÖNEMİ (632-660)
EMEVİ HALİFELERİ DÖNEMİ (661-750)
ENDÜLÜS EMEVİLERİ DÖNEMİ (756-1031)
ENDÜLÜSTE TAVAİF-İ MÜLUK DÖNEMİ (1031-1090)
ENDÜLÜS'TE MURABITLAR (1090-1147) ve MUVAHHİDLER (1147-1248) DÖNEMİ
GIRNATA SULTANLIĞI (1232-1492)
KUZEY AFRİKA EMİRLİKLERİ
AGLEBÎLER DÖNEMİ (800-969)
MURABITLAR (1030-1269) ve MUVAHHİTLER (1056-1147) DÖNEMİ
MERÎNÎLER DÖNEMİ (1195-1470)
ABBASİ HALİFELERİ DÖNEMİ (750-1258)
TOLUNOĞULLARI DÖNEMİ (868-905)
FATIMÎLER DÖNEMİ (969-1170)
EYYUBÎLER DÖNEMİ (1174-1250?ler)
MEMLÛKLAR DÖNEMİ (1250-1517)
İRAN ve HORASAN
İLHANLILAR DÖNEMİ (1256-1344)
TİMURLULAR DÖNEMİ (1370-1501)
SAFEVÎLER DÖNEMİ (1502-1736)
HİNDİSTAN ve ÇİN
İSLÂM?IN YÜKSELEN YILDIZI: TÜRK MİMARLIĞI
BÜYÜK SELÇUKLULAR (1000?ler-1157)
ANADOLU SELÇUKLULARI (1060-1308)
ANADOLU BEYLİKLERİ DÖNEMİ MİMARLIĞI
OSMANLI İMPARATORLUĞU
20. YÜZYILDA İSLÂM MİMARLIĞI

 
HİNDİSTAN ve ÇİN

http://tarih.batl.k12.tr/siniflar_ve_oss/sinif_9/images/9.jpg

İslâm, Hindistan’a Afganistan’ın dağ geçitlerinden güneye inen Türkler tarafından yayıldı. X. Yüzyılda Gazne orduları Kuzey Hindistan illerini ve Pencap’ı ele geçirdi. Gaznelilerin Gazne ve Herat kentlerindeki mimarlık eserlerine, arkeoloji dünyasında her ne hikmetse fazla ilgi duyulmamıştır. Bu bölge yapılarında da genelde İran mimarlık üslûbunun hâkim unsur olduğu bir gerçektir. Kuzeyden Hindistan’a inenlerin Hindistan’da inşa ettikleri eserlerde, İran mimarlık üslûbu devam etmekle beraber, yerel ‘Jaina’ mimarlık üslûbuna ait çizgi ve motiflerin de beraberce kullanıldığı görülmektedir.

XIII. Yüzyıla geldiğimizde, Delhi’de Kutub Camii ve de Ajmir Camii’nde plan kurgusu, taç kapısı ve kubbeleri ile İran üslûbunun devam ettiği, sadece aşırı süslemelerde yerel motiflerin kullanıldığı görülüyor. Kutub Camii haziresindeki İltutmuş türbesinde ve simetriğindeki Alâeddin kapısında Hindistan asıllı Jaina üslûbu süslemelerinin ağırlık kazandığı anlaşılıyor (1295-1321).

Bölgeye en önemli mimarlık eserlerini kazandıran dönem, Babür İmparatorluğu dönemidir (1526-1858). Bu büyük Türk İmparatorluğu 332 yıl payidar olmuştur. İmparatorluğun kurucusu Babür Şah’tan günümüze her ne kadar anıt kalmamış ise de Şah’ın yazılı anılarından başkent Agra’da ve Givalior’da birçok eser yaratmış olduğunu anlıyoruz.

Babür Şah’ın oğlu Hümayun Şah, taht rakibi Şir Şah ile olan mücadelesi esnasında, Purana Kilâh Camii ve Delhi Surları’nı inşa etmiştir. Delhi kalesi, bu gün de kendi adı ile anılmaktadır.

Hümayun Şah’ın oğlu Ekber Şah, Delhi’de babası için Hümayun Şah Türbesi’ni yaptırmıştır. Bu türbe de plan ve kitle kurgusu ile İran bahsinde anlattığım İran türbeleri ile eşdeğer olup, fazladan Hind süsleme sanatında kullanılan mermerler ve değerli taşlarla bezenmiştir. Fetihpur’un önemli eserleri de bu dönemde inşa edilmiştir. 1574 inşa tarihli Sikri Camii, basık sivri kemer tonozlu taç kapısı, kapıyı çevreleyen dikdörtgen silmeli söğeleri ve taç kısmında 13 kemercik üzerinde 13 küçük kubbe ve de arka planda 3 kubbe altındaki kapı ve pencereler kompozisyonunun içinden girilen bir camidir. (13 kemercik ve kubbeciği fotoğraftan saydım. Demek ki 13’ün uğursuzluğu safsatası orada geçerli değil.) Bunun dışında aynı dönemde yapılmış cami, türbe ve saraylar vardır. Agra Ulu Camii de bu dönemin eseridir. Ekber Şah’ın Secundra’daki türbesi, ilginçtir ki ayrıcalıklı olarak, hâlâ etkisi devam eden Buda üslûbunda yapılmıştır.

Oğlu Cihangir Şah, Lahor’daki Lahor Camii’ni ve Agra’daki İtimadüddevle Türbesi’ni inşa ettirmiştir. Lahor Camii, plan kurgusu, mozaik ve çini motifleri ile tam bir İran mimarlık üslûbunu sergiler.

Şimdi size, belki de dünyanın en büyük aşkının ve bir erkeğin sadakatinin simgesini anlatacağım: Aşkın kahramanı ve sadık erkeği, Babür İmparatorluğu’nun 5. hükümdarı Şah Cihan’dır (1593-1666). Şah Cihan’ın sevgili eşi Mümtaz Banu Begüm, genç yaşta, çocuğunu doğururken vefat etti. Şah, başkent Agra’da, Jumna nehri kıyısında 305 x 580 metre ebatlı dikdörtgen avlu üzerine ‘Tac Mahal’i inşa ettirdi. Şah, mimarlar arasında açtığı yarışma ile Osmanlı İmparatorluğundan, İstanbul’dan gelen ve Mimar Sinan geleneğinin şakirdlerinden, mimar Mehmed İsa Efendi’yi ve mimar Mehmed İsmail Efendi’yi inşaata memur etti. Dekorasyonu için de yine İstanbul’dan gelen hattat Serdar Efendi’yi seçti. İnşaat 1630-1652 yılları arasında bitirildi. Sonuçta ortaya muhteşem bir eser çıktı. Ben binayı görmedim. Ama hepinizin bildiğini zannettiğim fotoğraflarında gördüğümüz kitle orantıları, kubbenin zarafeti, 4 yanındaki kule-minareleri, iki yanda kompozisyonu tamamlayan ek binaları ve de suya vuran aksi ile bu muhteşem eser karşısında ürpermemek kabil değil. Taç kapının yüksekliği 33 metre, kubbenin yüksekliği 82 metre ölçülmüş. Kubbe çift cidarlı olup iki kubbe arasındaki mahalde Şah Cihan’ın ve Mümtaz Banu Begüm’ün sandukalarının muhafaza edildiğini, burada sesin 7 kere yankılandığını okumuştum. Karı-kocanın yan yana naaşları Tac Mahal merkezinde, zeminde yatıyor. Böylece karı-koca, iki cihanda da birbirlerinden ayrılmamış oluyorlar. İnşaatta ince mavi damarlı beyaz mermer kullanılmış. İç mekân kıymetli taşlarla bezenmiş. Hattat Serdar Efendi, Yâsin Suresi’nin tamamını iç mekânda çepeçevre dolanan friz üzerine yazmış.

Burada bana ilginç gelen ve hiçbir kitapta rastlamadığım bir husus var: Yapıyı yapan mimarlar Mimar Koca Sinan klâsik mimarlık ekolünün çırakları. Mimarların yaşadıkları yıllar, klâsik Osmanlı mimarlık sanatı altın yıllarının devam ettiği yıllar. Örneğin, 1616 inşa tarihli Sultanahmet Camii, 1663 inşa tarihli Yeni Cami ve daha birçok cami, türbe, medrese, han, hamam, … klâsik dönemi devam ettiriyor. Bu mimarlar İstanbul’dan gidiyorlar ama oraya klâsik Osmanlı mimarlığı damgasını vurmuyorlar; Hindistan’da gelenekselleşmiş İran mimarlık üslûbunu devam ettiriyorlar. Buna aklım ermiyor. Şu var ki, İran üslûbunun çok mükemmel yorumunu yapıyorlar. Demek ki mimarlık sanatında bu gün de söz konusu olan ‘çevreye uyum’ ilkesi burada da geçerli olmuş.

Şimdi buradan Çin’e uzanalım: Ne var ki İslâm mimarlık üslûplarında alışageldiğimiz yapıları Çin’de bulamayacağız. Tarihçilerin yazdığına göre İslâm, daha Hicret’in ilk yıllarında Çin’e girmiş ve VIII. Yüzyıl ortalarında ülkeye hâkim olmuş. Ama bir hakikat var: Çin uygarlığı, Çin sanatı ve mimarlığı gelenlerden çok daha üstün. Çin mimarlığı, çevreye, iklim şartlarına, yaşam biçimine uygun gelişmiş ve de sanat değeri olan bir mimarlık. Onun için Çin’de İslâm mimarlığının tipik özelliklerinden bahsetmek çok zor. Yapılan camilerde, Çin mimarlığındaki insan ölçüsüne uygun mütevazı girişler, bol yağan yağmuru dengeli bir şekilde zemine akıtan yukarıya kıvrık çatılar devam etmiş. Şadırvanlar minyatür köşkler gibi sevimli bir hal almış. Minare yapılmamış. Mihrap, basit bir kemerle ifade edilmiş. İç dekorasyona klasik Çin süslemesi hâkim olmuş.

Velhasıl klâsik İslâm mimarlığı, bu yüksek kültüre nüfuz edememiş.