banner bilim
 
Ana Sayfa « E-tarih.org    
   
  Osmanlılarda Bilim
      Tıp
  » Üst Konu
Medreseler ve Enderun
Tıp
Enderun
Kelam ve Tasavvuf
Fatih ve Bilim
Takiyüddin’in Optiğe Katkıları
15. ve 16. YY’da Bilim
Osmanlı-Batı Kültür İlişkileri
Eğitim: Bilim-Sanat -Felsefe ve Tarih Bilinci
Mimarlık
Diller: Duygular ve Düşünceler Dünyası
Endülüs Kaynaklı Bilim Adamlarının Osmanlı Bilimine Katkıları
İkinci Bayezid ve 1. Selim dönemleri
16. YY ve Deniz Coğrafyacıları
Müneccimlik ve Astronomi
Bilim Adamları

 
Tıp
1.Murat ve Yıldırım Bayazid devirleri (1359-1402)’nde tıp konusuna gelince: Anadolu’da Türkçe ilk tıp kitabı Hekim Bereket’in Lübabu’n-Nuhab adlı Arapça eserden yaptığı çeviridir. Bu çeviri, 1312-1319 yılları arasında hükümdarlık yapmış olan Aydınoğlu Mehmet Bey adına yapılmıştır. Bundan sonra Murat b. İshak ’ın 1387 yılında yazdığı Havassu’l -Edviye adlı eseri dikkati çekmektedir. Birtakım ilaçların etkileri üzerinde kısaca durulan bu eserin hazırlanmasında, Zeyneddin b. İsmail Cürcani ’nin Zahire-i Harezşahi ve İbn Sina’nın ünlü El-Kanun fi’t-Tıb adlı eserlerinden yararlanılmıştır. Eserde bazı hastalıkların tedavisinden de kısaca bahsedilmektedir. Bu yüzyılda çevirildiği sanılan bir eser de Büveyhi Hükümdarı Alauddevle’ye sunulan, onun özel hekimi Ali b. Abbas b. El-Mecusi(öl: 994) ‘nin Kamilu’s-Sınaati’t-Tıbbıye adlı eserinin sağlık bilgisi ve hastalıkların tedavisi üzerinde duran bölümü ile ülserler, çiçek ve kızamığa dair bölümünün bir çevirisidir. Bu çevirinin 14. yy’da yapıldığı anlaşılmaktadır.

Eserini Türkçe Yazdığı İçin Okurundan Özür Dileyen Tıp Adamı


Bu dönemin en tanınmış hekim yazarı ise Hacı Paşa adı ile ünlü Celaleddin Hızır (öl:1413 ya da 1417)’dır. Mısır’da okumuştur. Öğrenci arkadaşları arasında şair Ahmedi, Şemseddin Fenari bulunduğu gibi, Simavna Kadısı oğlu Şeyh Bedrettin ile bazı derslere birlikte devam ettiği bilinmektedir. Ancak yakalandığı bir hastalık yüzünden, öğrenimini tıp alanına yönelterek ünlü bir hekim olmuştur. Mısır’da tıp öğrenimini tamamladıktan sonra Kahire’de Mansuriye-Kalavun Hastanesi’ne başhekim atandı. Sonra yurduna dönerek Aydınoğlu İsa b. Mehmet b. Aydın’ın hizmetinde Ayasluğ ve Birgi’de çalıştı.

Tefsir ve tasavvufa dair de eserleri olan Hacı Paşa’nın tıp konusundaki eerlerini başında Aydınoğlu İsa Bey için 1381’de yazdığı Şifa ül-Eskam ve Deva ül-Alam (Hastalıklara Şifa ve Elemlere Çare) adlı Arapça eseri gelir. Eserinde Galenus ve İbn Sina tıbbını temel almakla birlikte, kişisel gözlemlerini de ekler. Anlatımı açık seçiktir. Gereksiz ayrıntılardan kaçınmıştır. Kitap dört “makale”, diğer deyişle dört bölüm halinde hazırlanmıştır... Hacı Paşa’nın bundan başka tıp konusunda iki eseri daha vardır. Bunlardan biri, Kitabu’t-talim (yazılışı 1369), öteki de Kitabu’s-Sa’ade ve’l-İkbal müretteb ala erbaa Akval adını taşımaktadır. Kitabu’t-talim aslında iki kitaba (s: 239) çok benzemektedir. İlk kitabından önemli farkı sonuna eklediği hekimlerin kıyafet ve davranışları ile iligili bahsin, ilk kitabında bulunmamasıdır. Kitabu’s-Saade’nin de, yakından incelenince, Hacı Paşa’nın ilk eseri Şifa’nın yeni bir bileşimi olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu son eser Muntehabu’ş-Şifa (Şifadan Seçmeler) adı ile Türkçe’ye çevrilmiştir. İşin ilginç yanı, Hacı Paşa’nın kendisinin Türkçe olarak yazdığı Teshilu’ş-Şifa ’da verilen bilgiler de aslında kendi Arapça ilk eserinde verilen bilgilerin farklı bir çevirisinden ibaret olmasıdır. Bu eserin önsözünde Hacı Paşa’nın eserini herkesin anlayabilmesi için Türkçe yazdığı için özür dilemesi ise, üzerinde önemle durulması gereken ilginç bir konudur. Onun bu sözleri, bilim dili olarak Arapça dışında başka bir dilin, daha doğru bir deyişle bilginin ana dilinin dahi düşünülmediğini açık bir şekilde göstermektedir.

14. yy’ın, eserleri bugüne kalmış olan diğer bir bilgini ise, Şeyh Cemaleddin Aksarayi (Öl: 1388)’dir. Eseri Hallu’l- Mucez, İbni Sina’nın Kanun adlı ünlü eserinin İbnu’n-Nefis (1210-1288) tarafından Mucezu’l-kanun adı ile yapılmış olan özetinin bir açıklaması niteliğindedir. Bilindiği gibi İbnu’n-Nefis, küçük kan dolaşımını bulan bilgindir. Onun bu dolaşımı, ölüler üzerinde inceleme yapmadığı halde akli bir muhakeme ile keşfetmiş olduğu ileri sürülmüşse de, İbnu’n-Nefis’in bu görüşe mutlaka gözlem yapmış olması gerekir. 16. yy’da Batı’da küçük dolaşımı açıklayan Miguel Serveto da Villanova (1511-1553) ‘nın İbnu’n-Nefis ’ten haberdan olduğu bugün artık anlaşılmış bulunmaktadır.

Bu dönemin tanınmış ozanlarından (şairlerinden) Ahmedî (1334?-1413) ‘nin de Tıbba dair mesnevi şeklinde Tervihi’l-Ervah adlı manzum bir eser yazdığı görülüyor. Bu eserde ilkin Anatomi ile ilgili kısa fakat düzenli bilgi verilir; sonra da hastalıkların tedavilerinden bahsedilir. (15. yy’ın ilk yılında 12 Mayıs 1400’de Bursa’da Yıldırım Bayezıd’ın Daru’t-Tıp adı ile bir hastane açtığını biliyoruz.. Bu hastanede, usta hekimlerin çırak yetiştirmiş ollaları mümkündür.).

Bu devrin sonlarına doğru, yani 2. Murat zamanında yetişmiş ve bize iki eser bırakmış bir hekim yazar da Mukbil-zade Mümin’dir . 1437’de yazılmış olan Zahire-i Muradiye, Arapça ve Farsça kitaplardan Türkçe’ye çevrilmiş bir derlemedir. Özellikle Zeyneddin b. İsmail el-Cürcani (öl: 1135) ‘nin Arapça eseri Zahire-i Harezmşahi’den yararlandığı anlaşılmaktadır. Beş “makale” olarak düzenlenmiş olan bu eserde beyin, baş, göz, kulak, burun, mide ve yemek borusu hastalıkları üzerinde durulmaktadır. Arapça terimler arasında türkçe terimlerin serbestçe kullanılmış olması, eserin tasnif ve tertibi, bu eserin dikkate değer yanını teşkil etmektedir. Eserin en etraflı kısmı göz hastalıklarına aittir ve bu konuyla ve dağlamayla ilgili aletlerin resimleri de vardır. Kaynaklarını açıkça belirtmiş olması da yazarın lehine kaydedilmesi gereken bir husustur. Onun düşünce namusuna sahip bir yazar olduğunu göstermektedir.(s:240) Mukbil-zade’nin ikinci eseri Miftahu’n-Nur ve Hazainu’s-Surur adını taşır. Aynı hükümdara sunulmuştur. Bu eserde kısavca Anatomi (Teşrih) ve sağlık bilgisi verildikten sonra ayırntılı bir şekilde göz hastalıkları hakkında bilgi verilmektedir. Kitabın baş tarafında ayrıca bir hekimin nasıl olması gerektiği hakkında bilgi verilmektedir.
Bu dönemde tıp dışındaki konulara ilişkin eserleri pek göremiyoruz.Yalnızca Ali Hibetullah’ın Hulasatu’l-Minhac fi İlmi’l-Hisab adlı Arapça matematiğe ait bir eserinin bulunduğu biliniyor.

1. Mehmet zamanında ansiklopedik eserlere ilgi gösterilmeye başlandığı anlaşılıyor. Bu sırada Rukneddin Ahmet, Zekeriya el-Kazvini (1203-1283)’nin Acaibu’l-Mahlukat ve Garaibu’l-Mevcudat’ını Türkçe’ye çevirmiş ve 1. Mehmet’e sunmuştur. Bu eser, 1561’de Sururi tarafından da çevrilmiş;ayrıca çok sayıda özeti yapılmıştır.(Yazıcızade Ahmet Bican’ın Acibu’l-Mahlukat’ı da böyle bir özettir). Gözlem ve değerlendirme nitelikleri dolaysıyla “Ortaçağın Herodot’u yahut da Araplar’ın Plinus’u” sayılan Kazvini de Demiri’nin Hayatu’l-Hayvan adlı eserinden pek çok alıntı yapmıştır. Öyle anlaşılmaktadır ki dünyanın yuvarlak olduğu düşüncesi bu çeviri ile Osmanlı-Türk eserlerine geçmiş bulunmaktadır. Daha çok hayvan ve bitkilerden bahseden bu tih ansiklopedik eserlerin daha sonra da Türkçe’ye çevrilmiş bulunmaları,başta hükümdarlar olmak üzere böyle eserlere gösterilen ilginin bir sonucu olsa gerekir.

Bu sıralarda Hüsameddin Tokadi, gökkuşağı üzerine küçük bir kitap yazmış,fakat sonunda biraz bilime değinen bu sözleri için “bütün söylediklerim hep, filozofların öğretilerine göredir (mezheb-i hükeme üzeredir) günahtan sakınanlar ve şeriat yolunda gidenler (in), buna inanmamak gerekir” demeyi de ihmal etmemiştir. Onun bu sözleri, artık iyece belirmeye başlayan acı gerçeği açıkça ortaya koymaktadır.

Semerkant’tan Kastamonu’ya

2.Murat devrinde Semerkant’tan Kastamonu’ya gelen ve orada kelam ve mantık dışında astronomi ve matematik de okutmuş olan Fethullah Şirvani’yi de bu vesileyle anmamız gerekiyor. Onun bu dersleri ile Osmanlılarda yüksek matematik ve astronomi eğitimi başlamıştır. Şirvani, bu eğitim sırasında hocası Kadızade’nin Eşkalu’t-Tesis açıklamasına ve Mahmud b. Ömeru’l-Harezmi (öl.1221)’nin El-Mulahhas fi’l-Hey’e adlı eserinde açıklamalar yazmıştır Öte yandan Mehmed b. Süleyman da 1398 yılında Muhammed b. Musa Kemaleddinu’d Demiri (1344-1405)’nin ünlü eseri Hayatu’l-Hayvan adlı Zooloji kitabını Türkçe’ye çevirmiştir. Bu eserde alfabetik sıra ile bine yakın hayvan adı geçer. Eser, bir tür hayvanlar alemi ansiklopedisi kabul edilebilir. Bundan başka 9. yy’da yaşamış olan Ebu Yusuf İbn Ali Hizan’ın veteriner hekimliği ile ilgili Kitbu’l- Hayl ve’l-Baytura adlı eseri de Türkçe’ye çevrilmiş ise de çeviri tarihi belli değildir.

(Türkiye Tarihi 2, Osmanlı Tarihi 1300-1600, Hüseyin G.Yurtaydın’ın yazısı s: 237-242)



Taşköpüzade Ahmed, 14. yy’da Osmanlı ulemasının hızla çoğaldığını belirtiyor. Fenari ve Davud, Anadolu Müslümanlığı üzerinde derin etkiler bırakan büyük Mağripli sufi Muhyiddin İbn Arabi ’den etkilenmişlerdir. İbn Arabi, 13. yy başında Selçuklu sarayında uzun süre kalmıştı ve çok güçlü yapıtları, Sadreddin Konevi ‘den Davud ve Fenari’ye kadar, onun öğretisine kendi damgalarını da vurmuş olan Anadolulu birçok öğrencisi tarafından açıklanmış (şerh edilmiş) ve yorumlanmıştır. Fenari’nin ailesi, İbn Arabi’nin Anadolu’daki en büyük öğrencilerinden Sadrettin Konevi’nin soyundan geliyordu. Burada, gayrimüslimlerle ilişki kurmaya yatkın ve uygun mistik bir İslam sözkonusudur; böyle bir İslamda “İsa ibn Meryem” çok önemli bir rol oynar ve Palamas’ın İznik’te tartıştığı imam, açıkça bu öğreti (Arabi’nin öğretisi) içinde yer alır. Ama uzlaşmacı tavırlara örnek gösterilebilecek olan yalnızca ulemanın İslamı değildir: Gezgin dervişlerin, Türkmen babalarının popüler ve fazla biçimci olmayan bir din anlayışları da böyledir. Bizans kaynaklarının “karışık barbar” dediği ve çifte kültürel kalıtı birleştiren bu topluluk, Türk-Hıristiyan evliliklerinden doğmuştur. Bizanslılar, her vesileyle keramet sahibi Türkleri yüceltir: Abdal Murad, Bizans çevrelerinde mucizeleriyle tanınmıştır; Bizans döneminde Bursa halkı ona yiyecek gönderirmiş. Emir Sultan, Bursa’dan kalkıp,ermişlik ününü duyduğu Bizanslı bir münzeviyi ziyaret etmek için Keşiş Dağı (Uludağ) na gitmiştir. Bu bölgede yaşayan ünlü Geyikli Baba, bir kilisede şarap içerek ve kılıcıyla Ayios Yeoryios’unkine benzer mucizeler gerçekleştirerek yaşamıştır. Bu özellikleri nedeniyle bölge Hıristiyanları ona iyi gözle bakmışlardır. Bursa sakinleri bir süre sonra, kentin Osmanlı Beyliğinin merkezi durumuna gelmesinin ardından, bir Arap gezgininin şaşkın bakışları arasında İsa’nın Muhammed’le eşdeğer biri olduğunu söyleyen bir vaizden yana tavır alırlar. Yüzyılın sonunda, Ankara’da Manuel II. Paleologos Türkçe müterciminden söz ederken, onun Müslüman olmasına rağmen, Hıristiyan atalarının dinine çok bağlı kaldığını söyler. Ayrıca Palamas’ın da İslam konusundaki görüşlerinde oldukça ılımlı olduğu dikkat çekmektedir. Kutsal Ruh’un barbar olsun, göçebe olsun, herkesin iyiliğini istediği düşüncesinde olan günah çıkarıcı Maksimos’tan, İslam’da bir “bağışlama ışığı” olduğunu söyleyen Matteo Blastares’e kadar, Bizansta her zaman İslamın bazı niteliklerini, özellikle de mutlak tektanrıcılığını çok önemseyen düşünürler olmuştur ve Palamas da bu akımın içinde yer alır.

Durum böyle olunca da Selanik başpiskoposuyla Türk imam arasında İznik’teki tartışmaya egemen olan serinkanlı hava ve anlaşma zemini bulma konusundaki karşılıklı irade daha iyi anlaşılmaktadır. Türk kaynaklarndan öğrendiğimiz biçimiyle 14.yy ortasında Osmanlı Beyliğinde egemen olan iklim Müslümlanlarla Hıristiyanlar arasındaki uzlaşmacı ilişkilere bütünüyle elverişlidir ve Palamas tarafından resmedilen ortamı da doğrular. Piskoposun mektubunun sonunda anlattığı biçimiyle İznik’teki teolojik tartışmanın sonucu gibi bölümler belirgin bir anlam kazanır:

Hafif bir gülümsemeyle şöyle konuşuyorum onlarla: “Formül düzleminde anlaşmış olsaydık,aynı dine mensup olurduk.” O zaman şöyle diyor Türklerden biri: “Anlaşacağımız gün gelecektir.” Ben, buna inandım ve bu anın çok çabuk gelmesini diledim

İnançlar arasında uyuşma isteği Bizanslı bir din adamının sözlerinden daha açık bir biçimde ifade edilemez. İslam tarafında ise 14. yy’da Osmanlı Beyliğinde derin etkiler bırakan İbn Arabi ve Mevlana evrensel açıklamalar getirmektedir.

Mağripli sufi Arabi şöyle der:

Yüreğim bütün biçimlere açıktırutlar tapınağı, Hıristiyan papazın manastırı, Musa’nın on emri, müminlerin Kuran’ıdır, dinim sevgi dinidir.

Öte yandan Mevlana da şunları söylüyor:

Yolları ayrı olsa da amaç birdir. Kabe’nin yolu kimilerine göre Bizanstan, kimilerine göre İran’dan ya da Çinden geçer, Kimilerine göreyse Hindistan ya da Yemen tarafından .... Amaç ne imansızlıkta ne de imandadır (...) ve yolda birbirlerine, “haksızsın ve dinsizsin” diyenler yolun sonuna geldiklerinde unutuyorlar kavgalarını, çünkü amaçları birdi.

(Michel Balivet, Osmanlı Beyliği,Tarih Vakfı Yurt Yay: s: 3-5)

Ancak 13. yy’ın ünlü Botanik bilgini İbnü’l-Baytar (öl: 1248)’ın Kitabu’l-Cami fi’l-Edviyeti’l-Mufrede adlı eserinin kısaltılarak yapılmış bir çevirisi bulunmaktadır. Adını bilmediğimiz çevirmen, bu çeviriyi Aydın Oğlu Hızır Bey (1340-1348)’in emriyle yapmıştır. Bu çeviride hekimlikte kullanılan bitkiler ve bazı hayvani ürünler alfabetik sıraya konulmuş, bazı otların Türkçe adları yanına Yunanca adları da yazılmıştır. Tıp tarihi incelemeleri için faydalıdır.

İznik Medresesi’nin yetiştirdiği bilginlerden Şemseddin Mehmed bin Hamza el Fenari (öl: 1430-31), Karaman’da ve sonra Mısır’da eğitim gördü; tasavvuf, mantık ve başka akli ilimlerde ihtisas yapmış bir bilgindi. Yazdığı mantık kitabı 1886 yılında İstanbul’da basılmış ve medreselerden zamanlara kadar okutulmuştu. Akli bilimlere dair eseri Uveysatu’l-Efkar fi İhtiyarı uli’l-Ebsar’ da zor birçok meselenin çözümlerine ilişkin geniş bilgiler vermiş, diğer bazı sorunların çözüm yollarına karşı da itirazlarını belirtmiştir.(Hüseyin G. Yurdaydın, Türkiye Tarihi 2, s:238)
 
Tıp

Osmanlı tıp literatürün gelişmesinde, özellikle Şerefeddin Sabuncuoğlu’ un (öl: 1468 cıvarı) Safevi tıbbını da etkileyen eserleri önemlidir. Sabuncuoğlu’nun Türkçe yazdığı ilk cerrahikitabı olan Cerrehiyet el- Haniyye, Ebü’l-Kasım Zehrai’nin el- tasrif adlı eserinin çevirisi ile kendi yazdığı üç kısmı içerir. Bu eser cerrahi müdahaleleri ilk kez minyatürle gösterdiği için İslam tıp tarihinde (E. İhsanoğlu,BCFF, s:28) çok ünlenmiştir. Kitap, klasik İslam tıbıbına dair bilgileri ve yazarın kendi deneyimlerini içermekte, ayrıca Türk- Moğol ve Uzak Doğu etkilerini taşımaktadır.(E.İhsanoğlu, BCFF s:28-29).

Fatih döneminin önde gelen hekimlerinden Sabuncuoğlu Şerefeddin, Cerrah-name-i İlhani adı ile bir eser yazmıştır. 1465 yılında kaleme alınmış olan bu eserin bugün resimli bazı nüshalarına sahip bulunuyoruz. Yapılan karşılaştırmalar, bu eserin, Sabuncuoğlu’nun kendi bazı deney ve görüşlerine yer verlmiş olmasına rağmen, aslında ünlü Endülüslü hekim Ebu’l-Kasım Zehravi (Öl: 1013)’nin Et-Tasrif adlı eserinin bir çevirisi olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak Sabuncuoğlu, eserine fazla olarak Zehravi’nin eserinde bulunmayan, hastaların duruşlarını gösteren resimler eklemiştir. Et-Tasrif’te ise sadece cerrahi aletlerinin resimleri bulunmaktadır. Sabuncuoğlu’nun bu çeviri eserinin, zamanın Türkçesi, tıp ve tarih terimleri bakımından ayrı ve özel bir önem taşıdığını da belertmemiz gerekir. sabuncuoğlu’nun Mücerreb-name adlı kitabı ise kendi deneylerinin, bazı hekim dostlarını isteği üzerine, bir araya getirilmesinden oluşmuş bir eserdir. Sabuncuoğlu bu eserinde, yılan zehirine karşı bir ilaç olduğunu söylediği ve kendi üzerinde ve horos üzerinde denediği özel bir macundan (tiryak) söz etmektedir.

Bu dönemin ünlü bir başka hekimi de Altuncuzade’dir. kendisi daha çok idrar yolu hastalıkları uğraşmaktaydı. İdrar tutulmasını İbn Sina’nın El-kanun fi’t-Tıb adlı eserinde okuduğu üzere, bir sonda ile tedavi etmiştir. Onun bu yöntemi,Türkiyede ilk kez uygulamaya başladığı sanılmaktadır. Öte yandan 1466 yılılnda Sabuncuzade’nin Muhyiddin Mekki adlı öğrencisi, hacı Paşa’nın teshil adlı eserini,kolaylıkla ezberleyebilmek için nazma çekmiştir. Bu manzum eser, o sırada Amasya valisi bulunan Şehzade Bayezid’in bir oğluna sunulmuştur. Üzerinde durulan bu hekimlerden başka bu dönemin önemli hekimleri olarak Kutbuddin-i Acemi, Şükrullah-ı Şirvani, Hoca Ataullah-i Acemi, Yakup Hekim, Lar-i Acemi ve Kudüslü Hekim Arab’ın adlarını anabiliriz.

Fatih döneminin ünlü bir bilim ve düşünce adamı da Hocazade (öl: 1488)’dir. Hocazade, Esiruddin Mufaddal b. Ömer el-Ebheri (öl :1265) ‘nin eski fizik üzerine yazmış olduğu Hidayetu’l-Hikme adlı eserine Mollazade Ahmet b. Muhammed el-Harzayani’nin yazdığı şerhe, bir çıkma yazmış, burada eski fiziğin tabii cisimlerdeki hareket, sukun ve meyil gibi özelliklerini açıklamış, nokta ve çizgi üzerine bazı bilgiler vermiş, ışık ışınları;gök kuşağı ve başka gök olaylarını anlatmıştır. Ancak hocazade’nin en önemli eseri Tehafutu’l Felasife’sidir. Bilindiği üzere bu adı taşıyan bir eseri, çok önceleri ünlü Gazali (1058-1111) yazmıştı. Gazali, bu eserinde filozofların, bazı konularda, örneğin matematekteki ütünlüklerine bakarak onların ilahiyatta da aynı şekilde doğru hükümlere sahip bulunduğuna inanmak suretiyle, din bağların koparan kimselerin bu görüşlerinin hatalı olduğunu göstermek istemiştir. O, böylece (s: 246), Sokrat, Eflatun, Aristo ve İslam dünyasında Arsito’nun en iyi temsilcisi olan Farabi ve İbn Sina’nın düşüncelerindeki çelişkileri ve tutarsızlıkları göstermek istemişti.Bunlardan sonra da Arap filozoflarının ve Aristo şerhçilerinin en önemlilerinden biris olan İbn Rüşd, Gazali’nin adı geçen eserini ele almış ve onun üzerinde durduğu yirmi meseleyi ayrı ayrı incelemiş ve orada ileri sürülen görüşlerden çoğunun “yakin” (sağlam bilgi) ve “burhan” (ispat) derecesinden yoksun bulunduğunu göstermiştir. Böylece zayıf olan akılla her şey ölçülmez sonucuna varan Gazali’ye karşı İbn Rüşd, akıl ve inanç konularını ayrı ayrı inceleyerek aklın üstünlüğünü ileri sürmüştür.İşte bu iki zıt görüş hakkında bir fikir edinmek isteyen Fatih bu konuyu döneminin iki ünlü bilginine, Hocazade ile Ali Tusi’ye inceletir. İfade edildiğine göre, her iki yazar da bu konuda Gazali ’yi haklı bulmuşlardır. Fatih, her iki yazara da onar bin dirhem vermesine karşın, Hocazade’nin eseri daha üstün sayılmıştır.Ancak Hocazade,kendisi, kitabının önsözünde,Fatih tarafından din meseleleri hakkında Gazali tarzında bir eser yazmakla emrolunouğunu yazmaktadır. Hocazade şöyle demektedir: “ İnsan gücünün eriştiği hususların en ulvisi, mebde (başlangıç), ma’ad (son, ahret) ve ikisi arasında mevcut olan şeylerin öğrenilmesidir. Bu meseleler üzerinde insanlar bir tek fikirde birleşmemişlerdir. çünkü onlarda akıl, vehim (kuruntu) ile; hak, batıl ile karışmaktadır. Bu konuda şeriata uyan kimseler kurtulmuş, uymayanlar sapıtmışlardır. Şeriata karşı gelenler arasında hikmet ve felsefeye bağlanan bir grup vardır. Bu grubu oluşturanlar matematik (aritmetik, geometri) ve mantık bilimlerinde isabet etmişlerse de bunlar, tabii bilimlerde kolaylıkla, ilahi bilimlerde pek çok hataya düşmüşlerdir. Çünkü matematik ve mantık bilimlerinin ilkelerinde akıl hakimdir. Vehim (kuruntu), işleri karıştırmaz. Ancak özellikle ilahi bilimlerin prensipleri akıllara ve vehimlere kapalıdır. Sonra din uluları,kelam bilimini kurarak bid’at (yenilik) ve dalalet(sapıklık) ehline, özellikle de felsefecilere cevaplar vermişlerdir. Bunlar arasında Gazali , Tehafutu’l-Felasife adlı çürütülmez bir eser yazmış, onda felsefecilerin görüşlerinin yanlışlıklarını ve çelişkilerini göstermiştir. sonra ben, bu kitaplara benzer bir kitap yazmaya memur edildim.”Hocazade bundan sonra,esas itibarıyla, tabii ve ilahi bilimler üzerinde durmaktadır. Şeriat kurallarına aykırılık bu iki bilimde söz konusudur. Örneğin matematik için böyle bir şey sözkonusu değildir. Bu sebeple Hocazade, eserinde, filozofların tabii ve ilahi kurallarından,Gazali’nin sözünü ettiği ve etmediği husuları özetleyip, hak ehline, felsefecilere nasıl karşı koyduğunu göstermek istemiştir.(Bkz:M. Türker’in Üç Tehafüt bakımından Felsefe Din Münasebeti, Ankara, 1956 eseri)