banner bilim
 
Ana Sayfa « E-tarih.org    
   
Osmanlılarda Bilim
  Bilim Adamları
      İslam dünyasında mimarlık
        SAFEVÎLER DÖNEMİ (1502-1736)
  » Üst Konu
HZ. MUHAMMED DÖNEMİ
DÖRT HALİFE DÖNEMİ (632-660)
EMEVİ HALİFELERİ DÖNEMİ (661-750)
ENDÜLÜS EMEVİLERİ DÖNEMİ (756-1031)
ENDÜLÜSTE TAVAİF-İ MÜLUK DÖNEMİ (1031-1090)
ENDÜLÜS'TE MURABITLAR (1090-1147) ve MUVAHHİDLER (1147-1248) DÖNEMİ
GIRNATA SULTANLIĞI (1232-1492)
KUZEY AFRİKA EMİRLİKLERİ
AGLEBÎLER DÖNEMİ (800-969)
MURABITLAR (1030-1269) ve MUVAHHİTLER (1056-1147) DÖNEMİ
MERÎNÎLER DÖNEMİ (1195-1470)
ABBASİ HALİFELERİ DÖNEMİ (750-1258)
TOLUNOĞULLARI DÖNEMİ (868-905)
FATIMÎLER DÖNEMİ (969-1170)
EYYUBÎLER DÖNEMİ (1174-1250?ler)
MEMLÛKLAR DÖNEMİ (1250-1517)
İRAN ve HORASAN
İLHANLILAR DÖNEMİ (1256-1344)
TİMURLULAR DÖNEMİ (1370-1501)
SAFEVÎLER DÖNEMİ (1502-1736)
HİNDİSTAN ve ÇİN
İSLÂM?IN YÜKSELEN YILDIZI: TÜRK MİMARLIĞI
BÜYÜK SELÇUKLULAR (1000?ler-1157)
ANADOLU SELÇUKLULARI (1060-1308)
ANADOLU BEYLİKLERİ DÖNEMİ MİMARLIĞI
OSMANLI İMPARATORLUĞU
20. YÜZYILDA İSLÂM MİMARLIĞI

 
SAFEVÎLER DÖNEMİ (1502-1736)

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/e/e7/40sotoon.jpg

Safevîler dönemi, her açıdan olduğu gibi mimarlık eserleri açısından da parlak bir dönemdir. Bu dönemde Erdebil’de, İsfahan’da olgun mimarlık eserleri ortaya çıkmıştır. İsfahan’da bulunan Şah Nakşi Cihan Meydanı, gerek zemin, gerekse çevre orantıları açısından dünyanın en güzel meydanlarından biridir. Meydan’da bulunan ve Şah Abbas döneminde yapılan Mescid-i Şah’ta yine aynı üslûpta taç kapı ve iki yanında silindirik ince minareler ve şerefeler yer almıştır. (İleride aynı kavramın (konseptin), Selçuk eserlerinde de tekrarlandığını göreceğiz.)

Yine İsfahan’daki Çehel Sütun Sarayı’nın duvarları, konulu resimlerle donatılmıştır. Resimlerde minyatür sanatından ileri, perspektife yakın derinlik hissedilmektedir. Bu resimleri İslâm’ın resim yasağına başkaldırı olarak değerlendirmek hiç de yanlış olmaz. Örneğin önemli bir duvar resmi, Safevî hükümdarı Şah Tahmerb’in Babür (Türk-Hind) hükümdarı Hümayun’u kabulünü canlandırmaktadır. Resim kompozisyonu çok dengeli ve derinlikli tertiplenmiş, insan yüzlerinin detaylı tasvirinden çekinilmemiştir.

Bağdat bölgesinde bulunan Kâzımiye Camii de bir XVI. Yüzyıl İran klâsiğidir. Bu camide taç kapının yerini alan iki yüksek sütun arasından girilen üç açıklıklı revak ve iki yanında daha alçak 4 açıklıklı 5 sütunlu revak almıştır. Ana mekân üzerini yine İran özellikli kubbe örtmektedir.

Şimdi bu mimarlık eserlerinde kullanılan ana inşaat malzemesine bakalım. Evvelki yazımda Samerra’da, kadim Mezopotamya teknolojisi ürünü pişmiş toprağın (tuğlanın) ana inşaat malzemesi olarak kullanıldığını anlatmıştım. İran mimarlık eserlerinde de pişmiş toprak geleneği gelişerek devam etmiştir. Beden duvarları, tonoz ve kubbeler yanında stalaktitli taç kapılar, frizlerdeki Arap elifbası yazılar, pencere üstü aynaları ve de dış cephelerdeki geometrik motifler çok ince işçilikle tuğladan imal edilmiştir. Pişmiş toprak teknolojisi gelişerek sırlı pişmiş toprak (seramik) imaline geçilmiş, bu malzeme de iç ve dış cephe kaplamasında, tonoz ve kubbelerde kullanılmıştır. (Timur türbesindeki dilimlerden oluşmuş kubbede olduğu gibi). Peki, bin yıllar boyu kalıcılığını sürdüren doğal taş malzeme yerine niçin daha az dayanıklı tuğla ve seramik malzeme kullanılmıştır acaba? Bunun nedeni İran, Horasan, Semerkand bölgelerinde işlemeye ve yapıda kullanılmaya uygun nitelikte kayaların bulunmaması, dolayısıyla büyük ölçekte taş ocaklarının açılamamasıdır. Ancak Kuzey Irak’taki dağlık bölgelerde taş ve mermer ocakları açılabilmiştir.

Görüldüğü gibi İran (Fars) mimarlığı başlı başına bir ekoldür. Bu mimarlık sanatını yaratan nedenler, İran’ın yüksek kültüründe yatmaktadır. Şimdi bu mimarlığı yaratan ortama, dönemin önemli kültür duraklarına bir göz atalım: 932’de Firdevsî doğdu; 1010’da Şehname’yi yazdı. 1048-1131 yılları arasında Ömer Hayyam yaşadı. Hayyam, rind meşrep rubaileri yanında filozof, matematikçi ve astronomdu da. XIV. Yüzyılda Hafız-ı Şirazî yaşadı. (Bu vesile ile Hâfız için yazdığı şiirle Yahya Kemal’in ruhunu şâd edelim.)

Böylesine geniş kültür, elbette ki kendi mimarlık üslûbunu da yaratacaktı. Zaten, kültürün olmadığı yerde sanat da olmaz.