banner bilim
 
Ana Sayfa « E-tarih.org    
   
Osmanlılarda Bilim
  Kelam ve Tasavvuf
  » Üst Konu
Medreseler ve Enderun
Tıp
Enderun
Kelam ve Tasavvuf
Fatih ve Bilim
Takiyüddin’in Optiğe Katkıları
15. ve 16. YY’da Bilim
Osmanlı-Batı Kültür İlişkileri
Eğitim: Bilim-Sanat -Felsefe ve Tarih Bilinci
Mimarlık
Diller: Duygular ve Düşünceler Dünyası
Endülüs Kaynaklı Bilim Adamlarının Osmanlı Bilimine Katkıları
İkinci Bayezid ve 1. Selim dönemleri
16. YY ve Deniz Coğrafyacıları
Müneccimlik ve Astronomi
Bilim Adamları

 
Kelam ve Tasavvuf
İmam Gazali, Osmanlı ulemasının en çok inecelediği ve tanıdığı İslam düşünürlerinden biridir. Gerçekten Gazali’nin tüm eserleri klasik çağda birçok kez kopya edildiği gibi,matbaanın girmesinden sonra da sık sık basılmıştır. Günümüzde Gazali, Türkiye’de büyük İslam düşünürlerinden eserleri en çok yayınlananlar arasındadır.

Hiç kuşkusuz, Gazali Osmanlıları etkileyen tek düşünür değildi. Belki en çok etileyen düşünür de değildi (s:59) Daha önce de belirttiğim gibi,Osmanlı düşüncesinde formel bir plüralizm sayesinde çeşitli İslam alimleri birarada incelenmişlerdir.Fakat Gazali’nin önemi şuradan geliyor: Osmanlı kültür hayatı, Gazali’nin başlattığı Kelam’la Tasavvuf’u uzlaştıran okulun mirasçısı olmuştur. Osmanlılarda sufiliğini meşruluğu, hatta Osmanlı sultanlarının birçoğunun bir tarikat mensubu olmaları bu sayede mümkün olmuştur. Hiç kuşkusuz Osmanlılarda da zaman zaman sünni katılığı savunan ulema ile, sufilerr arasında tartışmalar, kavgalar çıkmıştır. Fakat Osmanlı dünya görüşünde sufilik, hiçbir zaman şiilik, rafizilik, batınılik gibi reddedilen bir doktrin sayılmamıştır.

Kelam-Tasavvuf uzlaşması Osmanlı zihniyetini oluşturmuştur. Osmanlı esprisi eleştirel akla değil, nakilciliğe ve”kalb”e dayanıyordu. Aslında İslamda felsefe geleneği,Gazali’den sonra hemen son bulmamıştır. İbni Rüşd’ün Gazaliye karşı yazdığı reddiye (Tehafü al-Tehafüt ) İslam düşüncesinin klasikleri arasındadır. Fatih Sultan mehmet zamanında bu tartışma yeniden canlanmış ve bizzat sultanın da isteğiyle felsefe yanlıları ile karşıtları fikirlerini tartışşmışlardır.15. yüzyılın en güçlü alimlerinden Hacazade efendi, felsefeye şiddetle karşı çıkmış ve bir “Tehafüt” de(bu kez İbn Rüşd’e karşı) kendisi kaleme almıştır. Bundan sonra Osmanlı düşüncesinde felsefe, ancak Fahreddin Razi ve Nasreddin Tusi gibi düşünürlerin eserlerinde nakledildiği ölçüde yaşamıştır.

Osmanlı esprisinin eleştirel akla fazla yer vermemesi ve sufiliğin kazandığı güç, anlama ve ifade aracı olarak şiirin önemini çok artırmıştır. Gerçekten şiir Osmanlı kültüründe bugün ondan anladığımızdan çok farklı ve geniş bir yer işgal ediyordu. Osmanlı ulemasının ve hatta sultanlarının büyük bir kısmı aynı zamanda şairdirler. Şiirle ve şiirde ifadesini bulan “aşk”la kendilerini tanrıya adıyorlardı.Şiirde tasavvuf egemenliği o kadar mutlaktı ki, aslında tasavvufa içten inanmayan yazar ve şairler bile şiirlerinde sufi aşkı dile getirmişlerdir. Bununla birlikte Osmanlı tasavvufu tanrrıyla insanı vecd içinden birleşmesine ontolojik değer atfeden “Vahdet-ül Vücud” felsefesini ve “Ene’l Hak” doktrinini kesinlikle reddetmiştir.

Tanınmış oryantalist E.J.W.Gibb, bu yüzyılın başında yayınlanan klasik eserinde, sufiliğin Osmanlı edebiyatında nasıl bir dünya görüşü şeklini aldığını somut olarak anlatır. Konunun temsili niteliğini gözönünde bulundurarak, Gibb’in çizdiği tabloyu nakletmenin yararlı olacağını sanıyorum:

Mistik şairlerin ifade ettiklerine göre, Tanrı yaratılış dolaysıyla kendini göstermeye karar verince önce ışığından “Nur-u Muhammed” aydınlanmıştı. Sonra Tanrı, Nur’a bakmış ve içinden cismani dünyaya çıkartmıştı. Daha sonra ilk ruh ve giderek alçalan bir sıralama içinde çeşitli varlıkların ruhları yaratıldı. tanrı nihayet, bir kürsü ve büyük bir kalem yarattı ve “Ey kalem yaz!” dedi. Ve Kuran’ın ilk ilahi şekli yazıldı. Bundan sonra sekiz cennet yaratıldı. tanrı daha sonra kökü “kürsü”nün altında, dalları sekiz cennete uzanan büyük bir tuba ağacı yarattı. Sekiz cennetten sonra altı deniz, bundan sonra da yedi gök yaratıldı.

Gibb, Osmanlılarda yaygın “Yaratılış” kuramının şiirdeki ifadesini eserinde daha ayrıntılı olarak veriyor. Ancak yazarın da belirttiği gibi “yaradılış” kuramının bu şekli daha çok fazla okumamış kimseler, “avam” arasında yaygındı.- Ulema ve mütekallim takımı, özündü pek farklı olmasa da (s: 61) daha nüanslı bir görüş dile getirmişlerdir. Osmanlılarda “Kelam” ve “Tefsir” ilimlerine hasredilen binlerce eserde bu görüşler işlenmiştir.

Taşköprüzade Ahmet Efendi, Mevzuat-ül Ulum ’da(Arapça’dan tercüme ünlü eseri) Kelam ilmini şöyle tanımlıyor: “Bu bir ilimdir ki; anınla iktidar olunur; akaid-i diniye isbatına.. Bunun mevzu Hakk-ı Teali’nin zat ve sıfatıdır” Osmanlı alimi, Kelam’ın şüpheyi ortadan kaldırmak amacına yöneldiğine dikkati çektikten sonra filozoflara çatar ve ancak inançları sağlam ve her türlü şeri ilmi özümlemiş kimselerin “felsefe” ile uğraşabileceklerini ifade eder. Katip Çelebi de eserlerinde Osmanlı tarihinin tanınmış kelamcılarını belirtmiştir. Keşf-ül Fünun’da bunların tam bir listesini, Mizan-al Hak’da da en önemlilerini saymıştır. İlmin her dalına hakim olan bu büyük bilginler listesinde İmam Gazali, Fahreddin Razi, Kadı Baydavi, Adud al- Din İci, Saadettin Taftazani, Seyid ve Şerif Cürcani ve Calleddin Davvani gibi kimselerdir. Bu alimler kronolojik sıra içinde,11. yy’lla 15. yy arasında yaşamışlar ve daha çok birbirlerini tefsir ederek İslam dünya görüşünü akideler halinde özetleyen temel eserler vermişlerdir. 15. yy’dan itibaren bayrağı Osmanlı alimleri almış ve 17. yy’da Katip Çelebi’nin Keşf-ül Fünun ’da ifadesini bulan bir bilgi birikim başlamıştır.

Osmanlı düşüncesinin skolastik niteliğini daha önce degalerca belirttim. Bu yüzden yukarıdaki şahşiyetlerin az çok birbiren benzeyen eserlerini ve bunların tefsirlerini ayrı ayrı ele almkta büyük yarar yoktur. Bu eserler, 17. yy’dan itibaren çağdışı olmaya başlamışlardır. Bununla birlikte Osmanlı düşün hayatında 19. yy sonuna dek bu düşünce tarzı egemen olmuştur. Bu yüzden düşünce hatımızdaki (s: 62) kopukluğu sergilemek üzere, bu eserlerin en önemlilerinden birinden (ve de tefsirinden) daha ayrıntılı oylarak söz etmek isitiyorum.

Necmeddin Nesefi ve Saadeddin Taftazani

-Bir Özet-

12. ve 15. yy’larda yaşamış bu iki düşünür, Kelam ve Tefsir ilimlerinin en güçlü temsilcilerindendir. Her ikisi de Osmanlı olmamakla birlikte,tüm eserleri Osmanlı uleması arasında tanınıyor ve Osmanlı medreselerinde okutuluyordu. D’Ohsson, 18. yy’ın sonlarında “Osmanlı İmparatorluğunun Tablosu” başlıklı klasik eserinin ilk cildinde,İslami akideleri anlatırken, tümüyle Nesefi’ye dayanmış ve “Akaid” başlıklı ünlü eserini özetlemiştir. Katip Çelebi’nin “Büyük Saadettin” diye bahsettiği Taftazani ise, Nesefi’nin eseri hakıknda en çok beğenilen ve okunan tefsiri yazmıştır. Bu eserler- bunlara benzer birçok eserle birlikte- Osmanlı İmparatorluğunun çöküşüne kadar medreselerde okutuldukları gibi,günümüzde de İslam ülkelerinde inceleme konusudurlar.

Taftazani’nin eseri 19. yy’da Batı dillerine de çevrilmiş olarak ve İslam dünya görüşünü temsil eden kalsiklerden biri olarak sunulmuştur.Eserin ilginç yanı- ve burada ele (s:63) almamızın nedeni-klasik felsefenin temel sorunlarına dini geleneğe dayanarak ve İslami akideler halinde cevap vermesidir. Daha açık bir ifadeyle, Saadeddin Taftazani “varlık nedir?”, “bilgi nedir?” “nasıl bilebiliriz?” gibi metafizik sorulara her türlü şüphenin ve tartışmanın dışında, dini dogmalarla yanıt vermektedir. Bu gibi soruların insanı ister istemez özgür düşünceye doğru zorlayacağı ve bizzat dogmaların da tartıyşma konusu yapılabileceği beklenebilir. Gerçekten böyle bir eğilimin taftazani’nin eserinde de mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Bu eğilimin yazarımızda devamlı mutezile mezhebiyle tartışma şeklinde somutlaştığını görüyoruz. Taftazani’nin,eserinde kendisinden beşyüz yıl önce yaşamış bir doktrinle devamlı savaşması bizi şaşırtmamalıdır. Aynı savaş Taftazani’den beşyüz yıl sonra da devam edecektir. Çünkü felsefi sorulara verilen yanıtları birer dini akide haline getirmek için,önce Kuran’ın “yaratılmış” ve aklın özgür olduğunu savunanları çürütmek gerekmektedir. Bu gereği Taftazani’nin devamlı olarak hissetmesi, kendisini de zaman zaman yazdıklarından şüphe ettiğini mi gösteriyor? Bu soruya yanıt aramak anlamsızdır. Sadece insan aklının, sonunda şüpheyi toptan reddeden dogmatik ürünler verse de şüphe etmeden düşünemeyeceğini teslim edelim.

Taftazani, eserinin girişinde, kelam ilmini “Tanrının birliğinnin ve niteliğinin (“sıfatının”) ilmi olarak tanımlıyor ve bu ilmin “şüphenin ve evhamın karanlıklarından uzak” olduğunu belirtiyor. Yazara göre İslamiyetin standart ilkeleri olan en çarpıcı ve en değerli inciler ve cevherler” N. Nesefi’nin Akaid’inde yer almıştır. Taftazani bu eseri on dokuz bölüm içinde yayımlamaktadır.

Horasanlı aleim,yorumunda,önce Kelamın İslami ilimleri içindeki yerini belirtiyor. Buna göre Şeri ilimleri (s: 64), “Fer”i ilimlerle, “asli” ilimler olmak üzere ikiye ayrılır. Kelam asli bir ilimdir.

Peygamberi ilk tanıyanlar (al-sahaba) ve onların izleyicileri (al-tabi’in) peygamber çağına çok yakın oldukları ve bu yüzden otoriteye dayanma olanağına sahip bulundukları için,şeri ilimleri yazılı olarak kaydetmeye ve sınıflandırmaya gerek duymamışlardı. Bu durum dini liderler arasında fikir ayrılıkları,yenilik eğilimleri (al-bida) ve kişisel hevesler (al-ahva) çıkana kadar devam etmiştir. Görüş ayrılıkları,ulemanın her durumu ayrı ayrı incelemesine ve önemli konularda örnek olabilecek kazai hükümler (al-fatavi) vermesine yol açtı. Böylece ulema arasında bir yandan doğru hükülmlere varmak için temel metinleri inceleme; öte yandan da bu amaçla ilkeler ve yöntemler geliştirme çabası başladı ve biriken malzemenin de tasnifi çabasına girişildi. Ferçeğe ulaşmada kullanılan deliller sayesinde varılan hükümler Fıkıh ilmini;kullanılan yöntemlenr Fıkıh usülünü ve bütün bunlardan çıkan temel gerçekler (“akideler”) de Kelam ilmini meydana getirmiştir. Bu açaklamadan onra Taftazani,Kelam ilmini temel ilim yapan nedenleri saymakta,bu gelişimde, Mutezile doktrininin yerini belirtmekte ve özellikle filozoflarla tartışmaktadır. Yazarımıza göre felsefi eserler Arapça’ya çevrildikten sonra Mutezile mensupları onun etkisiyle Kelam ilmine metafizik,fizik, matematik gibi unsurlara dahil ettiler ve sonunda onu felsefeden ayrıt edilemez hale getirdiler. Bu anlayış Müslümanlar arasında büyük tepkiler yarattı ve Kelam’a hücumlar başladı. Aslında bu hücumlar Kelam’ın kendisne değil, “İslami akideleri tahrip etmek isteyenlere ve filozof olma iddiasındakilerin çaresiz bir şekilde karanlığa sürüklediği kimselere karşı” idi. Oysa İslami ilimler içinde “en asil ilim” olan Kelam, dini akidelerin bilinmesi ve benimsenmesi için kaçınılmaz bir araçtı. (s: 65)

Kelam ilminin “asli ilimler” içindeki yerini böylece belirttikten sonra Sadettin Taftazani varlık ve bilgi kuramlarının açıklamasına girer. Yazar bu konudaki fikirlerini sofist (“sufasta”) olarak nitelediği düşünce şyekilleriyle polemik yaparak ortaya koymaktadır.

(O.Kimliği, s:60-66...)