banner bilim
 
Ana Sayfa « E-tarih.org    
   
Osmanlılarda Bilim
  Fatih ve Bilim
      Kaynaklar Işığında Fatih Külliyesi Medreseleri
  » Üst Konu
Fatih Külliyesi Medreseleri Ne değildi?
Kaynaklar Işığında Fatih Külliyesi Medreseleri
Sinan Paşa ile Fatih’in İlişkileri

 
Kaynaklar Işığında Fatih Külliyesi Medreseleri
Fatih devrini ele alan kaynaklar, sonraki devir kaynaklarına nazaran daha az olmasının yanısıra genel olarak fütühat ve özellikle sırf Osmanlı veya İslam tarihini değil, dünya tarihini çok derinden ilgilendiren İstabul’un fethi üzerinde detaylı şekilde dururken onun umran, kültür ve eğitim sahalarında yaptığı işlere çok kısa yer ve genel bilgi vermektedir. Fatih devrinden 17. yy’ın ortalarına kadar yani iki yüzyıllık dönem içinde yazılan (basma veya yazma) Osmanlı tarihlerinden bu medreseler konusunda tesbit edebildiklerimizi, mümkün olduğu ölçüde ve tekrarlara mahal vermeden. kronolojik sıraya rialet ederek aşağıda vermeye çalışacağız.

Fatih Külliyesi ve medreseleri ile ilgili bilgilerin temel kaynağı Fatih vakfiyesidir. Önce Arapça daha sonra Türkçe olarak düzenlenen bu vakfiyenin günümüze ulaşan on nüshası bulunmaktadır. Arapça ile Türkçe metin arasında bazı farkların bulunduğuna ilk önce Adnan Adıvar tarafından işaret edilmiştir. Ekrem Hakkı Ayverdi de Fatih dönemi mimarisine ait abidevi eserinde vakfiye nüshaları arasındaki farklara işaret etmiş bulunmaktadır.Son olarak da, ihalatı ve çok dikkatli şekilde Osmanlı vakıf kütüphanelerini inceleyen İsmail Erünsal, Fatih Külliyesinde bulunan medreselere vakfedilen kitapları ve kurulan kütüphaneleri incelerken, nüshalar arasındaki farkları ele almış ve bu makalemizde tenkitle ele alacağımız bazı çalışmalarda bulunan kütüphane (s:43)cilik konubsundaki yanlışlıkları tashih etmeye çalışmıştır. Bizim aşağıda sunacağımız özet, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan Türkçe nüshaya dayanmaktadır. Bu metnin, Külliyenin kuruluşunun tamamlanmasından ve işleyişinin kurulu düzen içinde rutin bir hal aldığı bir zamana ait olması, bu çalışmamız için daha elverişlidir.

Vakfiyeden, Fatih’in İstanbul’u fethettikten sonra onu imar edip yeni şahsiyetini oluşturmak için büyük bir hamle yaptığını ve etrafındakileri bu hamleye katılmak için teşvik ettiğini görüyoruz.Böylece, hayır sahiplerinin gayreti ile yüzden fazla kilise ve manastırın mescid, medrese ve hanikaha dönüşüğünü öğreniyoruz.Vakfiye bu dönüşümü, Hz. Muhammed’in kazandığı bir savaştan sonra, nefisleri terbiye ve geliştirme babında söylediği “şimdi küçük cihadı başardık sıra büyük cıhada geldi”sözüne işaret ederek, İstanbul fethinin küçük cihad( cihad-ı asgar), bu imar ve eğitim hamlesinin büyük cihad(cihad-ı akbar) olduğunu, edebi güzel bir üslup içinde tasvir eder. Vakfiye aynı zamanda Fatih’in merkeziyetçi tavrının bilim ve eğitim hayatındaki tesirini ve bizim burada ele alacağımız medreselerin kuruluşunun, bu merkeziyetçi politikanın bir ifadesi olarak düşünüldüğünü gösterir.

Vakfiyeye göre Fatih “payitahtını” yani yeni başkentini, “darülilim” yani ilim merkezi yapmak için Caminin etrafında yüksek sekiz medrese ve bu medreselerin arkasında “Tetimme” adıyla bilinen sekiz küçük medrese inşa ettirmişti. Böylece Caminin iki tarafında toplam onaltı medrese olup bunların dışında, Caminin batı kapısına mail tarafında, bir “Darültalim” yani sibyan mektebi de kurmuşlardır(s:44)

Vakfiyeden, bu külliyenin gelişmiş bir eğitim merkezi olarak ve burada eğitim göreceklerin onun dışına çıkma ihtiyacını duymayacak şekilde dezünlündiği, bunun için yeme, içme, barınma ve tedavi görme konusunda bütün ihtiyaçların görüleceği kütüphane, imaret ve darüşşifa gibi müesseselerin de kurulduğunu görüyoruz.

Vakfiyeye göre, Padişah medaris-i aiye’nin (yüksek medreseler) işleyişini ve görevlerini şu şekilde düzenledi: Caminin iki cenahında bulunan ve binası geometrik kaidelere, düzeni ise hikmet kaidelerine göra kurulan Semaniye (sekiz) medreselerinden her birine, Kuran-ı Kerimde ifade edilen özelliklere sahip, mebadi ve mukaddimat ile akli ve nakli ilimlerde uzman, eğitici olma sıgatlarını taşıyan ve ömrünü faydallı ilimlere adamış birer müderris tayin olunsun.Bu müderrislerden herbiri,tatil günleri hariç, hergün medreseye giderek,vakıf şartlarına uygun olarak orada hazır bulunanlara (talebelere) çeşitli ilimlerden okutsun, ayrıca hikmek türlerinden ve inceliklerinden feyz versin; bunun karşılığında her bir müderris vakıftan günlük elli akçe alsın.

Öğrenciler arasında akranları içinde sivirilen, muhtasar kitapları okutabilecek ve çabuk öğrenme kabiliyeti olan bir kişi, her müderrisin medresesinde onun Muidi olsun ve günlük olarak vatkıftan beş akçe alsın ve her medrese için on beş Danişmend tayin edilsin.Onlardan herbiri de kabileyetli, zeki, muteber kitapların gayelerini anlayabilen, yazarların söylediklerinin inceliklerine mutalaa ile ulaşabilen, medrese müderrislerinin huzurunda çeşitli fenlerden (fen=ilim) konuşmaya ve tartışmaya kadir ilim ayşıkları olsunlar, ders günlerinde müderrisin huzurunda hazır bulunsunlar, medresede okutulan önemli ilimlerde ustalaşmak için ders meclisinde hazır olsunlar ve vakıftan kişi başı iki akçe olmak üzere otuz akçe alsınlar.

Her medrese için bir bevvap tayin olunsun. Bu bevvep (s: 45), medresenin kapılarını zamanında açıp kapasın ve ders bitimine kadar hazır bulunsun.İki kişi de hadim ve ferraş olsun; bu iki kişi medresenin, medresenin hareminin ve kenefinin temizlenmesi ile uğraşsınlar. Bu görevlerinden dolayı vakıftan günde, her biri iki akçe olmak üzere, altı akçe alsınlar. Medresenin hasır, kandil, yağ (lamba yağı) ve fitil ihtiyaçmlarına günde ikişer akçe ayrılsın.

Tettimme Medreseleri olarak bilinen, küçük medreseler için vakıftan günlük altışar akçe tayin edilsin. Bu meblağın iki akçesi bevvaba, geri kalan dört akçe de ihtiyaca göre hasır, mum vb. ihtiyaçlar çiçin sarfedilsin. Tetimmenin her bir odasına(hücresine) her ay onbeş akçe verilsin. Böylece odalarda bulunana talebelerin ihtiyaçları giderilsin, onlar da rahatlıkla faydalı ilimleri tahisli etsinyer. Vakfiyelerde buraya kadar, her bir görevlinin görevi anlatılmıştır. Bu kişiler bizzat görevlerini kendileri yaparlar ve meşru bir sebep olmadıkça “naib” kullanmazlar.

Medreseye vakf edilen kitaplardan oluşan kütüphaneye bir hafızülkütüb tayin edilsin. Bu kişi, muteber kitapların isimlerini bilen, müderris, muid ve talebelerin ihityaç duydukları kitapları tanıyan biri olsun. Hafızülkütüb, Nazır veya Naibinin (Kaim-makam-ı Nazır) bilgisi dahılında vakıf kitaplarını medrese mensuplarına ulaştırsın ve bu kitapları korusun, bunun karşılığında vakıftan günlük altı akçe maaş alsın. Hafıülkütüp için bilgisi geniş ve iyi olan bir katip tayin edilsin. Bunun görevi: Darülkütüpte bulunan kitapların sayılarını ve isimlerini yazsın ve kime ne kadar kitap verildiğini defterine kayd etsin. Hafıülkütüp ile güvenilir katibi, talebelere ihtiyaç duyduklardı kitapları dağtsın ve ihtiyaç giderildikten sonra toplasın ve geri alsın. Bunu yaparken bir varak bile zayi etmesin aynı zamanda ihtiyaç sahiplerinin de ihtiyaçlarını da gidersin. Bu görev karşılığında katip dört akçe alsın. Vakıf Nazırı da her ayın sonunda vakıf kitaplarının kaybolmaması için sıkı kontrolde bulunsun ve onları korusun”

Fatih devrinin elimize ulaşan vakfiyesi dışında tarih kitaplarının Sahn medreseleri ile ilgili verdiği bilgiler çok kısa olup detaylardan uzaktır. Elimizde Fatih dönemine ait en eski metin, çağdaşı olan İmrozlu Rum tarihçisi Kritovulus’un eseridir. Türkçe’ye “Tarih-i Sultan Mehmed Han-ı Sani” adı ile çevirilen bu eser, 1451-1467 yıllarının tarihini kapsar. Kritovulus , fetihten sonra İstanbul’un idaresi ve imarı iyle ilgili sultanın çalışmaları konusunda, teferruata girmeyen özlü birtakım bilglier sunmaktadır. Bu bilgiler, Fatih’in külliyesinin ilk kuruluş aşamasıyla ilgilidir:

“Kendisi dahi şehrin ortasında ve yüksek bir noktasında cesamet ve kıymet cihetiyle emsalini aşan bir cami inşa ettirmek için bir yer seçerek içine konulacak sütunların ve taşların ve sair inşaat malzemesinin hazırlanıp tedarik edilmesini ferman eyledi.”(Kritovulus, Tarih-i Sultan Mehmed Han-ı Sani (çev Karolidi), İstanbul, 1328, s:128-129)

Bu metin, Fatih Külliyesinin Şubat 1463’te başlayan inşaatından önceki durumu açıklaması bakımından önemlidir.

Fatih’in çağdaşı olan ve İstanbul’un fethinde bulunan Tursun Bey ‘in (öl: 1490’dan sonra) Tarih-i Ebü’l Feth adlı eserinde Fatih Camisi’nin yapımından sözederken özetle “Ve caminin bazı taraflarına sekiz güzel medrese yaptırdı. Tefsir, hadis, furü ile usul-i menkul ve ma’kul konularında yazılmış çok değerli eserleri kütüphanesinde bir araya getirdi. Devrin en faziletli ve bilgili alimlerini ders vermek üzere hoca olarak atadı. Bu hocalar takva ve fetva bakımından devlet ve din bahçesini süslediler. Bu aziz insanların eserleri, güneşin nuru gibi aleme yayıldı. ‘İlim Çin’de bile olsa arayınız’ hadisinin hükmüne uyarak uzaklardan gelen dirayet sahibi(s: 47) ve ilim talibi müstaidler, orada bulunabilmek için, güzel bir şekilde yarıştılar. ‘Sen bütün varlığın ilme vermedikçe o sana bir kısmını vermez.’ ve ‘ Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ hükümlerine uygun olarak, gece ve gündüz, doğrulukla ilim öğrenmeye gayert ettiler. Taş yastık ve hasır yatağa bile razı olan müzakereci suhteler için Tetimme Odaları yaptırdı. Faziletlilere ve talebelere günlük ve aylıkla ders görmeleri tekrar emir buyuruldu. Bu medreseler, durumlarına uygun olarak, Semaniye diye isimlendirildi. medreselerin çevresine, herkesin yararlanabileceği bir darüşşifa yaptırdı ve hazik tasibler, sadık hizmetliler ve uygun ilaçlar temin etti. Medreselerin bir yanına medrese ehline, gelip gidenlere, fakirlere ve mahalle sakinlerine günde iki defa yemek verebilecek ali bir imaret yaptırdı” denilmektedir.

İlmin faziletiyle ilgili Arapça iktibaslarla dolu Tursun Bey’in bu ifadeleri, medreseler konusunda vakfiyeden özetlediğimiz bilgilerden çok az bir kısımını, edebi ve ağır bir üslupla sunmaktadır.

Fatih’in ölümü esnrasında İstanbul’da bulunan ve ilmiye mesleğine mensup olan Neşri (70-80 yaşlarında iken 1520 de ölmüştür), “İstanbul’un İmarına Başlamasının Hikayesi” başlığı altında “... bundan sonra İstanbul’un şerefli bir yerinde sekiz medrese, ortasına ulu bir Cami, karşısında darüşşifa, medreselerin suhteleri için Tetimme, Sofilerin duracağı ziyarethaneler de yaptırdı, bütün bu medreselerin ve suhtelerin aşını, ekmeğini, etini o imaretten kıldı. Bu “biri bine karşılık” bir imarettir.

2. Bayezit dönemi müelliflerinden İdris-i Bidlisi (öl 1520)’nin sultanın emriyle yazdığı Sekiz Cennet (Heşt Bihişt ) adlı Farsça tarih kitabı, Fatih dönemi için önemli bir kitaptır. Gazi Osman Bey’den 2. Bayezid’e kadar sekiz Osmanlı padişahının tarihleri ile ilgili bilgi veren bu eserin yedinci kısmı Fatih’e ve dönemine aittir. Süslü ve ağdalı bir dille yazılmış olan bu eser, yayınlanmayı ve Türkçeye tercüme edilmeyi bekleyen tarihi kaynakların bellli başlı olanları arasındadır. Bu eserde, Fatih külliyesi ile ilgili bilgiler “İstanbul’da Yeni cami, sultanın hayır kapıları, Semaniye medreseleri ve onlara ek olarak yapılan Tetimmi Medreselir hakkında” başlığı altında bulunmaktadır. Buna göre İdris-i Bitlisi, özet olarak, bu konu ile ilgili şu bilgileri vermektedir: “ İslam’ın yörüngesinde bulunan, salim düşüncesi zamanın mühendislerine ölçü olan padişah, o geniş şehirde, maddi ve manevi güzellikleri biraraya getiren, kadim tarz üzere bir cami ve onun etrafında birkaç medrese ve darüşşifa yapılmasını istedi. O gönül açan alanın ön tarafında, büyük bir avlunun içinde, çevresinde dokuz felek gibi çok sanatlı kubbeler bulunan, gökyüzüne benzer büyük tek kubbeli bir cami ve onun iki yanında ilim ehlinin ve talebelerin oturmaları için, hendese kanunlarına uygun olarak, sekiz medrese yapıldı. Her medresenin önünde ders vermek için daha büyük kubbeli birer dersane açıldı. Felmek-i azamın diğer sekiz feleğe faik oluşu gibi caminin kubbesi de diğer sekiz kubbeye faik idi. Bu manzumenin cıvarında, feleklerin mazharı olan temiz nefisler topluluğuna, yani bu safa ve rühaniyet ile dolu din uluları ve alimlere bir sükunet yeri yaptı”

“Diyarbakır ve diğer doğu memleketlerinin alınmasında İdris-i Bitlisi ’nin büyük hizmeti görüldü. Bu zat, sünni olan Kürt beyleriyle görüşüp anlaşarak onları Osmanlıların tarafına çekti. Böylece Urmiye, İtak, İmadiye, Cizre, Eğil, Bitlis, Hizran (Hizan),Garzan, Palu, Siirt, Hısn-ı Keyfa (hasankeyf), Meyyafarikin (Mafarkın),Cezire-i İbn-i Ömer ve başaklarından oluşan yirmibeş bölge beyi devlete itaat edip kendilerine ebki tertipleri üzere yerelerini idare etmek üzere beratlar gönderildi. bu beylerden Palu hakimi Cemşit Bey, padişah çaldıran seferine giderken bağlılığın bilidirdi ve orduda bulundu.

Devlete itaat ile Osmanlıların yüksek egemenliğini kabul etmiş olan Kürt beyleri arasında Bitlisinin egemeni Emir Şerefeddin ile Hizran egemeni Emir Davud ve Hısn-ı Keyfa egemeni(emiri) Eyyubilerden Melik 2. Halil (dip not: Eyyubiler devletini kuran ailenin Hısn-ı Keyfa şubesi emirlerinden olan 2. Halil, emir Süleyman’ın oğludur. Bir aralık bu aile 1461’de Akkoyunluların nüfuzu altına girmiş ise de onların inkirazı sırasında bu 2. Halil, Siirt ile Hısn-ı Keyfa’yı almıştır. Melik Halil, bir ara kayınpederi olan Şah İsmail’in yanına gidip orada tevkif ve hapis edilip Çaldıran Seferinden sonra ordan kurtulup memlekiteni dönmüş ve Şah İsmail’e karşı Osmanlı egemenliğini kabul etmiştir. Melik Halil’in oğullarından 2. Süleyman, kardeşleriyel mücadeleden bıkarak,1524’te Hısn-ı Keyfa’nın anahtaralarını Diyarbakır beylerbeyi Hüsrev Paşa aracılığıyla Kanunui Sultan Süleyman’a takdim eylediğinden bu suretle Hısn-ı Keyfa doğrudan doğruya ilhak olunarak Melik Süleyman’a Urfa (Ruha) sancakbeyliği verilmiştir. Hısn-ı Keyfa (Hasan Keyf) kalesi Diyarbakır beylerbeyinin yönetiminde olup kazaların Halil oğlu Süleyman Bey altı kere yüzbin akçe ile sancak olarak idare eder: topkapı arşivi 10057 sene 939).(s:275) ve İmadiye hakimi Sultan Hüseyin ileri gelenlerden idiler. Eyalet ismiyle büyük kürt Beylerinin sanakları: Cezire, Bitmlis, Suran, hısn-ı Keyfa, Imadiye, Çemişkezek. Bunlardan aşağı Kürt beylerinin sancakları: Hizan, Sason, Palo, Çapakçur, Egil, Sincar, Elok, Çermük, Hızo, Zerik, Siverek.

Bundan sonra Yavuz Sultan Selim’ in Mısır seferi sırasında Halep’n fethinden sonra ve bu seferden dönüşte Malatya, Urfa, Behisni, Ergani, Harput, Divriği, Siverek ve ikinci defa Mardin ve diğer bazı şehirler ve kasabalar Osmanlı yönetimine geçmiştir. Elcezire ve Doğu Anadolunun elde edilmesi sürekli uğraşılarak üç senede sona ermiş ve bu konduda yine İdris-i Bitlisi’nin büyük hizmeti görülmüştür.”

(Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II. Cilt s: 275-276 )
Hoca Sadeddin Efendi ‘nin (öl. 1598) Tac el- Tevarih adlı eserinde Fatih Medreseleri ile külliyesi hakkında biraz daha ayrıntılı bilgi verirken “vakfiye-i şerifelerinde mestur olan şürüt mucibi üzere..” şeklindeki ifadesinden Fatih vakfiyesinden haberdar olduğu anlaşılır. Daha önceki alıntılarda görülmeyen bu kayıt, vakfiyenin bu tarihte elde olduğunu veya en azından içindeki koşulların neler olduğunun bilindiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Kanuni Sultan Süleyman’ın teşvikiyle, Küçük Nişancı adı ile bilinen Mehmet Paşa (öl. 1571) tarafından yazılan Siyer-i Enbiya-i İzam ve Ahval-i Hulefa-i Kiram ve Menakib-i Selatin-i Osmani adlı eserde ise Fatih’in Sahn ve Tetimme medreseleri ile devrinin uleması konusunda tatlı bir üslup içinde, övücü ve methedici ifadelerle çok genel bilgiler sunmaktadır.

Fatih medereseleri ve genellikle ilmiye tarihi ile ilgili en çok kullanılan ve atıfta bulunan eser, Gelibolulu Mustafa Ali ’nin (1541-1599) Künh el- Ahbar adı ile yazdığı dünya tarihidir. Ali’nin 1593-1599 yılları arasında yazmış olduğu ve dört rükünden oluşan bu eserin Osmanlı hanedanı tarihi ile ilgili kısmının tenkitli metinin bugüne kadar hazırlanıp basılmamış olması,Osmanlı tarihçiliği için büyük bir eksikliktir. Künh el-Ahbar’ın Osmanlı medrese ve uleması ile ilgili kısımlarının, bu konu ile ilgilenen birçok araştırmacının referansları arasında yer aldığı görülmektedir. Ancak incelememiz esnasında ele aldığımız konu ile ilgili çalışmalrda dikkatimizi çeken husus, Ali’nin bu esireni yapılan(s:50) atıf ve ondan yapılan iktibasların bir çalışmadan diğerine gerçekten deformasyona uğradığı ve orjinal metinde olmayan bilgilerin nüsha ve varak numaraları belirtilip ifade edildiğidir. Biz burada Ali’nin bu eserinin en çok kulanılan iki nüshasına dayanarak, Fatih Camii Medreseleri ile ilgili metnin özeti:

“İstanbul fatihi Sultan Mehmet Han zamanında, bilhassa İstanbul’un fethiyle, ülkenin genişlemesi, okur-yazarların veisti’dad sahiplerini çoğalması ulemaya riayet ve ihtiramı gerektirdi.Özellikle, tarik-i ulemadan çıkan Muhmut Paşa’nın sadrazam olması alimlerin ve marifet sahiplerinin itibar kazanmasına sebep oldu. Sahn medreseleri diye şöhret kazanan medaris-i semaniye belde-i tayyibede sekiz cennet diye vasıflandırıldı. Sekiz medresede ellişer akçe ücretle sekiz müderris, dörder akçe ücret (vakfiyede beşer akçe) ekmek ve çorba ile birer mu’id ve on beş hücreye de birer danişmend tayin edildi.medreseye ek olarak yapılan Tetimme binasına, ehl-i Rum ıstılahınca sohtegan adı verilen talebeler yerleştirildi. Bu talebelerden vakitlerini adı geçen mu’idlerden ilim öğrenerek geçirmeleri istendi. Tetimme binasında sekiz hücrede üçer talebe bulunması ve her talebeye her ay onikişer akçe mum parası, sabah ve akşam imaretin yemekhanesinden yahni ve çorba, seher vaktinde pirinhç ve ikindi zamanında gendüm (buğday) aşlarından verilmesi kararlaştırıldı.”

Yukarıdaki metinden anlaşıldığına göre Gelibolulu Mustafa Ali, vakfiyedeki bilgilere benzer bilgiler sunmakta bunun yanında Fatih’in ulemaya verdiği öneme, eğitimin genişlemesi konusundaki politikasına ve bu hususta sadrazam Mahmut Paşa’nın oynadığı role genel olarak işaret etmektedir. Halbuki, bu makalemizin ikinci bölümünde detaylı olarak göstereceğimiz üzere, bu metni referans vererek onda olmayan birçok bilginin ileri sürdüğünü görüyoruz. Buna burada (s: 52) örnek olarak Prof. Dr. H. Atay’ın, Ali’nin Künh el- Ahbar ’ını kaynak göstererek yazdığı şu cümlelerine dikkatle bakalım: “ Öğrenci ve derslerle ilgili tüzük (Kanun-i Ulum, kanunu-i Örfiye-i Osmani). Bu kanunun en eski ve dolaysıyla Fatih’e ait ve aına yaptırdığı medresenin tüzüğü olduğu sanılmaktadır.Fatih’in medreselerinin ders programlarını molla hüsrev ile Ali Kuşçu ve Mahmut Paya’ya yaptırdığı bazı kaynaklarda ifade edilmektedir.” Ali’ni yukarıda verdiğimiz metnine bir daha bakacak olursak, ne öğrenciler ile ilgili bir “tüzük” ne de “kanunname” den söz edildiğini görürüz. Ayrıca Mahmut Paşa ile ilgili genel mahiyetteki işaretin dışında onun, Molla Hüsrev ve Ali Kuşçu ile beraber Fatih’in emriyle bir “ders programı” hazırladıklarına dair herhangibir “ifade” de bulunmamaktadır. Bu üç kişinin Ali tarafından hazırlanan biyografilerinde de böyle bir bilgi erilmemiştir Dikkate değer hususlardan birisi de,Ali’nin Mahmut Paşa için kullandığı dikkatli ifadedir. modern çalışmaların bazılarında Mahmut Paşa’nın “ulema”dan sayılmasına sebep olan bu konudaki ifade “Ulema tarikinden zuhur edip sedaret rütbesine ulaşan” şeklindedir. Taşköprülüzade’nin daha ileride göreceğimiz dikkatli ifadesi yanında Ali’nin bu ifadesini de göz önünde bulundurduğumuz zaman, hatasırnı nereden kaynaklandığını tesbit etmiş oluruz.

Fatih devri ilim hayatı ve uleması ile ilgili en çok bilgi (s: 53) veren kaynak Taşköprülüzade (1495-1561)’nin kısaca Şakayık olarak bilinen eseridir. Kendisi, Kanuni Sultan Süleyman devri ulemasından olduğu halde, Osmanlı devletinin kuruluşundan itibaren her padişahın dönemini bir “tabaka” olarak ele alarak, Osmanlı uleması ve eserleri ile ilgili ulaşıp kaydedebildiği bütün bilgileri on tabakadan oluşan bu eserinde derlemeyi başarmıştır. Fatih devri ulemasıyla ilgili bilgiler esas itibarıyla ona ayırdığı yedinci tabakada bulunmakla beraber, daha önceki ve sonraki tabakalarda da onlarla ilgili önemli bilgler verilmektedir.Taşköprülüzade Fatih döneminden bir asır sonra yaşamış olmasına rağmen, o dönem hakkında ve özellikle kendisinin de iki defa müderrislik yapttığı (1539-1544 ile 1547-1551) Sahn Medreseleri hocalarıyla ilgili, başka bir kaynakta bulunmayan ve daha sonra yazılan Osmanlı kaynaklarında sıkça tekrarlanan ayrıntılı bilgiler vermektedir. Taşköprülüzade’nin anne tarafından dedesinden, baba tarafından dedesi Hayrettin Halil b. Kasım (Öl: 1474-75)(Molla Hüsrev’in kardeşinin talebesi) ile babasının dayısı ve hocası Muhammed b. İbrahim el- Niksari (öl: 1495-96) den naklettiği haberler arasında, Fatih’in Taşköprülüzade’nin dedesini Sahn medreselerine atamak istediğini, ancak onun bunu kabul etmediğini; babası ve hocası Muslihiddin Mustafa b. Halil’in ( 1453-1528-29) Semaniye Medreselerinden birisinde müderrislik yaptığını, amcası Kıvamettin Kasım b. Halil ‘in (1463-1513) Sahn müderrislerinden Tokatlı Molla Lütfi, Molla ibn el- Müeyyed’in ve Molla el-İzari’den ders gördüğünü kaydeder.(s:54)

Taşköprülüzade’nin kendi hocaları ile babasının hocalarının biyografilerine dikkatle bakıldığı zaman, kendisinin Sahn Medreseleri konusunda birçok bilgiye ulaşma imkanına sahip olduğu anlaşılır.Ulema muhitinde doğup büyüyen ve ulema tarikinin içinde küçük yaştan itibaren bütün hayatını geçiren taşköprülüzade, Şakayık adlı eserinde makalemizin ikinci bölümünde görüleceği gibi, modern literatürde, Sahn medreselerinin “Programı” ve “Tedrisat Nizamnamesi”nin hazırlayıcıları olarak ileri sürülen molla Hüsrev ile Ali Kuşçu’nun biyografilerini verir.Gerek bu biyografilerde gerekse Şakayık’ın bu alemlerle ilgili birçok yerinde verilen bilgeler arasında, bu kabil hazırlıktan sözedilmemektedir. Ayrıca bu iki ilim adamının Ayasofya medreselirinde müderrislik yaptıkları bildirilmekle birlikte, Sahn medreselerinde de herhangi bir hocalıklarının bulunduğuna dair bir haber yoktur. Daha sonra da görüleceği üzere “Program” ve “Nizamname”nin hazırlayanları arasında adı geçen vezir Mahmut Paşa’nın ise yeni yazılarda söylendiğini aksine,”ulema”dan olmadığı için Şakayık’ta ayır bir biyografisi de bulunmamaktadır. Ancak Mahmut Paşanın Taşköprülüzade’nin dikkatli ifadesi ile “ehl-i ilim” olması ve Fatih’in çok yakınında bulunması hasebiyle ulema ve ilim konularıyla yakından ilgili olduğu açıkça görülür.Birçok tayin,azil, ilmi tartışma ve ulema arasındaki münasebetler ile ulema devlet münasebetlerinde çok müdahaleci bir tavra sahip olan Mahmut Paşa’nın ulemadan sayılması da bu konuda yapılan değerlendirme hatalarının başka bir örneğini gösterir.

17. yy’da yazılan Osmanlı tarihlerinde ise, 15. ve 16. yy’larda yazılanların ötesinde bir bilgi bulunmadığını görürüz. Örneğin Solakzade (öl.1657) (s:55) yazdığı tarihinde, Fatih’in “Hayrat ve Hasenat”ı ile ilgili çok kısa bir özet verir. Nişancızade Mehmet b. Ahmet’in (1560-1631) Mir’at el- Kainat adlı eserinde de aynı tarzda, fakat biraz daha uzunca bilgiler verdiğini görürüz.

17. yy Türk kültür dünyasının önemli siması ve günümüze ulaşan çok sayıdaki değerli eseriyle Osmanlı eğitim ve bilim tarihine ışık tutan Katip Çelebi (1609-1657), medreseler konusunda ve medreselerde okutulan dersler hakkında değişik eserlerinde bilgiler vermiş ve bu medreselerin durumunu eleştiren görüşler ileri sürmüştür. Katip Çelebi’nin bu konudaki sözlerine 19. yy’dan itibaren sık sık atıfta bulunulmuş ve bu ifadeler herkes tarafından iktibas edilmiştir. Biz daha önce yayınladığımız bir çalışmada, Katip Çelebi’nin Osmanlı medreselerinin durumu ile ilgili gördüşlerini ihtiyatla ele almış ve bunları başka kaynaklarla, özellikle, özellikle çağdaşı oylan Avrupalı Comte de Marsigli (17.yy’ın ikinci yarısında İstanbul’da yaşamıştır) ile mukayese ederek üzerinde durmuştuk. Bu yeni araştırmamızda da aynı ihtiyatlı tavrı devam ettirme gereğinin üzerinde duruyoruz. Çünkü Katip Çelebi Cihannüma adlı eserinde değişik rütbeli medreselerde hangi derslerin okutulacağını anlatırken, “ibtidai manasıb-ı ilmiyeyi Sultan mehmet tayin buyurdular ki..” diyerek bunu Fatih Sultan Mehmed’e bağlamaktadır. Cihannüma adlı bu ünlü coğrafya eserinin sonunda Osmanlı sultanları hakkında bilgi veren Katip Çelebi’nin, bu bilgilerin bir kısmının Ali’nin Künh el-Ahbar adlı eserinden aldığı (s: 56) anlaşılmaktadır. Ali’nin eserini incelediğimiz zaman, katip çelebi’nin medrese konusundaki bilgilerini oradan iktibas ettiği açık olarak görüylür. Ali’nin bir ilim talibinin tahsilini tamamlayabilmessi için hangi payeli medresede hangi dersleri sırasıyla okuması lazım geldiğini ifade eden ve zaman içinde teessüs eden gelenek ve düzenden (kanun) bahseden uzun ifadeleri, katip çelebinin kısa özetinde Fatih’in emrine bağlanmış bulunmaktadır.

Burada dikkate alınması gereken hususlardan birisi, Ali’nin “Der beyan-ı nehc-i ulema ve beyan-ı tarik-i eshab-ı diraset ve kaza” başlığı altında verdiği bilgilerin Fatih devri veya münhasıran herhangibir padişahın devrine ait bilgiler olmadığıdır. Buradaki bilgiler, genele olarak Osmanlı ilmiye sınıfının mertebelerini ve zaman içinde nasıl oluştuğunu açıklayan bilglerdir ve kapsamlı şekilde anlatımlmışlardır. Çünkü burada Fatih’ten önceki dönemlere atıflar yapıldığı gibi, verilen bilgilerin daha sonraki devirlere ait olduğunu gösteren açık işaretler vardır. Bunun en bariz örneklerinden birisi,Fatih Kanunnamesiyle elli akçeli Sahn medreselerinin müderrisleri ulema arasında en yüksek paye sahibi olarak tesbit edilmişken metinde daha sonraki dönemlerde kurulan Altmışlı medreselerden bahsedilmesidir.

Katip Çelebi’nin bu konuda başka hataları bulunmakta ve bu hatalar birçok bilim adamımız tarafından farkına varılmadan, bazende farkına varıldığı halde tekrarlanmaktadır. Katip Çelebi, Mizan el-Hak adlı eserinde “Sultan Mehmed Han Medaris-i Semaniye’yi yaptırıp kanuna göre iş görülüp okutulsun diye vakfiyesinde yazmış ve Haşiye-i tecrid ve Şerh-i mevakıf derslerinin okiutulmasını bildirmiştir.” . Çok açık olarak görüleceği gibi Fatih vakfiyesinde herhangi bir dersin veya kitabın adı geçmemektedir. Ayrıca Haşiye-i Tecrid kitabı, medreselerin en alt kademesinde (yirmili veya yirmibeşli) okutulan bir eser olduğu gibi, Şerh-i Mevakıf adlı eser de, kendisinin Cihannüma ’sında gösterdiği gibi, Kırklı medreselere ait bir eserdir. Görülüyor ki Ellili medrese olan Semaniye medreselerinin vakfiyesinde olmayan veya payesine uygun düşmeyen eserlerin okutulduğunu söyleyen katip Çelebi, bu konuda ulaştığı bilgileri birbiren karıştırarak sunmuş ve daha sonra gelenlerin, yanlıgıya düşerek, bu konudaki hatalara yeni hatalar eklemelerine yol açmıştır.

Katip Çelebi’nin hatalı yazıları hariç yukarıda ele aldığımız eserlerin tamamına, yani Fatih’in çağdaşı olan Tursun Bey’den 17.yy’da yazılan tarihlere varıncaya kadar olan eserlerdeki bilgilere topluca bakacak olursak, iki temel kaynağın dışına fazla çıkmadıklarını görürüz. Bu kaynaklardan birincisi Fatih vakfiyesidir. Bu vakfiye, medreselerin genel çerçevesini çizen ve onlara sağlanan imkan ve imtiyazlarla ilgilidir. İkinci kaynak ise Taşköprülüzade’nin, o dönemin uleması ile ilgili çok yönlü bilgelr verdiği Şakâyık adlı eseridir. Bu iki temel kaynağa göre Fatih külliyesi medreselerinin kendisine has bir ders programı veya nizamnamesi bulunduğuna dair herhangi bir bilgi unsuru, delil veya karine bulunmamaktadır.