banner bilim
 
Ana Sayfa « E-tarih.org    
   
Osmanlılarda Bilim
  Mimarlık
      Mimar Sinan ve çağına genel bir bakış
      Osmanlı mimarisindeki gelişimler
      XVI?ncı yüzyıl Osmanlı ve Avrupa?sındaki genel durum
      XVI ?ncı yüzyıl Avrupa?sındaki mimari oluşumlar
      Koca Sinan...
  » Üst Konu

 
Mimar Sinan ve çağına genel bir bakış

Geçtiğimiz günlerde Radikal Gazetesinde Mimar Sinan’la ilgili bir yazı dikkatimi çekti. Onlar da Aksiyon Dergisinin 209 ‘uncu sayısından özetlemişler. Traji – komik anekdotu aynen aşağıya alıyorum:

‘’ Yıl 1935 ‘tir. Atatürk, Türk tarih kuramının temelini oluşturan ‘ Türk Kavminin Ana Hatları’ isimli kitabın ayakları yere basmayan bazı bölümlerinin yeniden hazırlanmasını emreder. Osmanlı mimarisi bölümü, Sedat Hakkı Eldem’e havale edilir. Atatürk’ün başkanlığında Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan Türk Tarih Kurumu Heyeti huzurunda, Eldem’in Mimar Sinan’ın büyük bir dâhî olmakla beraber Osmanlı kültürü içerisinde eserlerini ortaya koyduğunu söylemesi TTK Asbaşkanı Prof. Dr. Afet İnan’ı rahatsız eder. ( O sıralar Sokollu ve Mimar Sinan gibi kişilerin Rum ya da Ermeni olduğuna dair dedikodular epey yaygındır. ) İnan, Mimar Sinan hakkında etraflı bir çalışmanın yapılmasını ister. Etraflı çalışmadan kastedilen, ırk konusunda en güvenilir ölçü olduğu kabul edilen kafatasının ölçülmesidir. 1 Ağustos 1935 ‘te Mimar Sinan’ın Süleymaniye’deki mezarı açılır. Heyette yer alan Şevket Aziz Kansu, Sinan’ın kafatasının 89 – 90 ölçülerinde, yani Hiper – Brakisefal olduğunu rapor eder. Çıkan sonuç memnuniyetle karşılanır. Yani Mimar Sinan Ermeni veya Rum değildir, Türk’tür! Kafatası Antropoloji Müzesi’nde muhafaza edilmek üzere alıkonulur ve mezar kapatılır. Peki Sinan’ın kafatası şimdi nerededir? Daha önce de belirtildiği gibi Antropoloji Müzesi’ne kaldırılmıştır. Peki Antropoloji Müzesi nerededir? Böyle bir müze hiç olmamıştır ki…’’

Güler misin, ağlar mısın? Demek ki 1935’ lerin Türkiye’sinde, ulus-devlet olma çabalarımızı Sinan’a kadar götürmüşüz. Gerçi şimdi de aynı kafa yapısında olanlar, az da olsa var ya, neyse… İşin garibi, konu ile ilgili profesör ve eski eserci mimar arkadaşlarımdan hiç biri ilettiğim olayı bilmiyor.

DNA’ larımızın, bu topraklarda bizden evvel yaşayan insanlarla ve de bazı komşularımızla yüzde yüze yakın oranda benzerlik gösterdiği anlaşıldı. ( Bu konuya evvelce ‘Güzel Türkçemiz’ yazımda Ağlasun olayını anlatarak değinmiştim) Kafatası şekil ve ölçülerinin ırkları belirlemede miyar olması da bu günün genetik bilimcileri için artık mizah konusu oluyor. Zaten tüm insanların damarlarındaki kanlar, A, B, AB, Sıfır ile bunların pozitif ve negatif Rh’larından oluşmuyor mu? Ayrıca hiçbir asilin de kanı mavi değil… Günümüzde aklı başında hiçbir insan da anatomik farklılıkların peşinde değil.

İnsanlar arasındaki farklar dinde, dilde ve kültürde… Onun için, Sinan Ermeni olsa, Rum olsa, ya da Türk olsa ne değişir ki? Önemli olan, Sinan’ın Osmanlı-Türk kültürü ile yoğrulup gelişmesi, bu toplumdan aldığını, yüksek yetenekleri ile yine bu topluma vermesi, İslâm’ın en görkemli camilerini yapmış bir Müslüman olması değil midir?

Sinan, doğumunda ve çocukluğunda ne olursa olsun, onu neccarlıktan Reis-i Mimaran-ı Dergâh-ı Âlî rütbesine yükselten, Ser Mimaran-ı Hassa yapan, Osmanlı-Türk kültürü olmuştur. Devşirilmese idi, her halde Ağırnas’ta yapacağı binalarla beraber bu dünyadan göçüp gidecekti.

Onun yapıtlarının değerini ve mimari dehasını bu günün dünyası da kabul ediyor. Mimar Frank Lloyd Wright, bir yazısında mealen: ‘Yeryüzüne iki mimar gelmiştir. Biri Osmanlı mimarı Sinan, öteki de ben’ demiş. Bu söze megalomani deyip geçmeyin. Mimar, sanatının yüceliğini anlatabilmek için kendisini Sinan’la eşdeğer kılmış. Wright gibi dünya çapında bir mimarın – Batı mimarlık tarihinde adı geçen bunca mimarı ve bunca yapıtı anmadan – Sinan’ın yüceliğini görebilmiş ve kabul edebilmiş olması bizim için önemli bir tanıklıktır.

Söz açılmışken Sinan’ı ve yaşadığı dönemi, dilimin döndüğü kadar anlatmaktan kendimi alamıyacağım.

Sinan’ın yaşadığı XVI ‘ncı yüzyılda toplumların ayrı dünyaları vardı. Toplumların birbirleri ile iletişimleri ve dolayısıyla kültür ve sanat alış-verişleri yok denecek kadar kısıtlı idi. Bazı gezginlerin yazdığı seyahatnameler bu ilişkiyi kurmakta yeterli ve etkili değildi. Çünkü kısıtlı sayıdaki yazma eserler halka ulaşmıyordu. Avrupa’da matbaanın icadı ve yayılmasından sonra pek çok şey değişime uğradı. Avrupa, bağnaz Ortaçağ karanlığından kurtulduktan sonra antik çağın edebî, felsefî ve mimari yapıtları ile iletişim kurarak rönesansı yarattı. Yani yeniden doğuşu gerçekleştirdiler. Osmanlı’ya ise matbaa gelmedi. Gelmeme nedeni, söylenegeldiği gibi bağnazlık değil, talep yokluğu idi. Sanki gelseydi kitap okuyacak halk mı vardı? Yazma eserler saraya ve çevresine yetiyordu. Osmanlı’nın onlarla mimari ve kültürel iletişimi ancak savaşlardan ve fetihlerden sonra, yerli toplumla kurulan sıcak ilişkiler ve görülen yapıtlarla sınırlı kaldı. Mimarlık sanatı da ayrı dünyalarda ve ayrı mecralar içinde yaşadı. Gerek Osmanlı, gerekse Avrupa sanatları, kendi toplumlarının aynası olan stilleri yarattılar ve kendi yollarında geliştirdiler.

Burada, Sinan’ı Koca Sinan yapan etkenleri, bunun yanında onunla çağdaş Rönesans mimarlarını incelemeden evvel, her iki toplumun XVI’ncı yüzyıldaki siyasal ve ekonomik güçlerini, din, kültür ve eğitim durumlarını, mimari anlayışlarını özet olarak hatırlamakta yarar olduğu kanısındayım. Çünkü mimarları ve mimarlık yapıtlarını bu oluşumların ışığında inceler ve karşılaştırmalar yaparsak daha sağlıklı yanıtlara ulaşabiliriz.