banner bilim
 
Ana Sayfa « E-tarih.org    
   
Osmanlılarda Bilim
  Mimarlık
      Mimar Sinan ve çağına genel bir bakış
      Osmanlı mimarisindeki gelişimler
  » Üst Konu
Osmanlı mimarisindeki gelişimler
XVI?ncı yüzyıl Osmanlı ve Avrupa?sındaki genel durum
XVI ?ncı yüzyıl Avrupa?sındaki mimari oluşumlar
Koca Sinan...

 
Osmanlı mimarisindeki gelişimler

XIV ‘üncü yüzyılın başında küçük bir beylik olan Osmanoğulları, 200 yıl gibi tarihsel açıdan çok kısa sayılacak zaman içinde büyük bir imparatorluk haline geldi. Beyliğin, Selçuklu’dan miras aldığı Asya-Anadolu-İslâm etkili camiler, kervansaraylar, medreselerdeki yatay ve içe dönük kitleli, konik ve çokgen piramit örtülü yapılar, kısa zamanda Bursa’da özgün ‘Erken Osmanlı’ mimarisine dönüştü. Örneğin, Bursa Ulu Cami’de geleneksel modüler plan tekrarlanıyor, ancak çatı küresel kubbelerle örtülüyordu. İç mekân gibi dış mekâna da önem verilmeye başlanıyordu. Bursa’dan sonra Avrupa topraklarına ayak basılması ile orta mekânı örten büyük ve küresel kubbe ile merkezi plana geçişin ilk adımları atıldı. Edirne Üç Şerefeli Cami’de orta mekânda büyük merkezi kubbeyi, sağ ve sol yanlarda ikişer küçük kubbenin yer aldığını görüyoruz. Bu camide, yine de İslâm’daki saf halinde namaz kılınmasını sağlayan geleneksel yatık dik dörtgen mekân devam ediyordu.

İstanbul’un fethinden sonra yapılan, ancak depremde yıkılmış olan ilk Fatih Camisinde merkezi plan sistemi uygulandı. Bu ve bundan sonra yapılan camilerde uygulanan merkezi plan sistemi ile dikdörtgen planlar, kare forma dönüşmüş oldu. Bu form değişiminde Bizans mimarisinin etkisinden söz etmek hiç te ayıp değil. Çünkü, mimarlık sanatı, ezelden beri etkileşimlerle gelişmiştir. ( Kare formlu merkezi planın Hristiyan dünyasındaki yerine Avrupa mimarlığı bahsinde değineceğim.) XVI ‘ncı yüzyıla gelince, II ‘nci Bayezid döneminde mimar Yakub Şah’ın inşa ettiği Bayezid Camisinde, erken Osmanlı’dan tam kopamamasına karşın, merkezi planlı, plan anlayışı, kubbe sistemleri ve strüktür açısından Ayasofya’dan çok şeyler öğrenmiş bir yapı ile karşılaşıyoruz.

Kapalıçarşı’nın iki büyük bedesteninden Sandal Bedesteni’nin Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırıldığını biliyoruz. İç Bedesten’in ise, kapısındaki kartal motifi dolayısıyla Bizans yapısı, veya mimari karakteri itibari ile Fatih devri mimarisi olduğu konusunda çeşitli kaynaklar arasında çelişkiler var. XVI ‘ncı yüzyılda her iki bedestenin araları dolarak Kapalıçarşı oluşuyor.

Fetihten sonra yapılan ilk saray, Bizans İmparatorluk Sarayı’nın da bulunduğu Beyazıt ‘Eski Saray’dır. Fatih, Bizans’tan harap bir İstanbul devraldı. Onun için de harap imparator sarayında oturmayıp sarayı yeniden yaptırttı. Fetihten 20 yıl sonra Sarayburnu’nda bulunan eski Bizans Akropolu mevkiinde, ‘Çinili Köşk’ ve sonradan iç hazine dairesine dönüşen saray ve sonradan kutsal emanetler dairesine dönüşen ‘Has Oda’ ile Topkapı Sarayı inşa edilmeye başlandı. ( Burada bir anımı anlatayım: Topkapı Sarayı IV’üncü avludaki Mecidiye Köşkü’nün alt yapısını oluşturan ve bu gün Konyalı Restoran’ın işgal ettiği bir yapı vardır. 1958-59 yıllarında merhum mimar Macit Kural’ın kontrol, benim şantiye şefi olduğum kazılar sonucunda, tuğla ve mavi çinili döşeme kaplaması bulunan bir iç salonu ortaya çıkarmıştık. Macit Beyin Fatih devrine atfettiği ve halen lokantanın kullandığı bu iç salonun döşemesini son gördüğümde halı kaplamışlardı. Tarihi döşemeyi muhafaza bâbında iyi de yapmışlar.)

Topkapı Sarayı, Hünkâr’ın konutu ve her türlü gereksiniminin karşılandığı yer olmanın yanında devletin yönetim merkezidir. Saray, has oda ve harem binaları, hamamları, sohbet-musiki-raks salonları ( Hünkâr Sofası ), fırın-mutfakları, ahırları, fil ve aslanhanesi yanında elçi kabul salonu ( Arz Odası ), vezirlerin toplantı salonu ( Kubbealtı ), kutsal emanetler ve hazine daireleri, devlet okulu ( Enderun ), iç oğlanlar, ak ve kara ağalar, baltacılar ve diğer hizmetkâr daireleri ile bir külliye oluşturur.

Bu anlatımla imarın sadece İstanbul’da yapıldığına dair bir izlenim edinmeyiniz. Burada sadece göz önündeki yapıtlardan örnek vererek Osmanlı mimarlığındaki gelişmeyi anlatmak istedim. İmparatorluğun her bir yanında camiler, medreseler, hamamlar, imaretler, darüşşifalar, köprüler, su kemerleri,… yapılıyordu.

Yüzyıla damgasını vuran mimar, hiç şüphesiz ki Sinan’dır. Onun Osmanlı klâsiği olmuş İstanbul’da Şehzade Mehmed, Süleymaniye, Edirne’de Selimiye camileri yanında gerçekleştirdiği yüzlerce cami, mescit, türbe, saray, kervansaray, han, hamam, medrese, darüşşifa, imaret, köprü, su kemerleri,… yüzyılın ve de bu günün dünya çapında yapıtlarıdır.

Bu yapıtların finansmanını sağlayan, büyük ve güçlü devlet hazinesi olmakla beraber, Osmanlı’daki ‘Vakıf’ müessesesinin de çok büyük payının olduğunu unutmamak gerekir.

Bizlere hep sorulan bir soru vardır. Osmanlı klâsik camileri, Ayasofya’nın mimari üslûbunun devamı mıdır? Bu soruya yanıtım hep ‘Hayır’ olmuştur. Yukarıda da söylediğim gibi etkileşim doğaldır ve etkileşim olmazsa mimarlık ilerlemez. Ayasofya’ya girdiğiniz zaman insanı havada uçuran rûhânî bir iç perspektifle sarsılırsınız. Halbuki Osmanlı camilerinin iç perspektifi, akılcı ve dünyevî bir efeye sahiptir. Yani Hristiyanlık ile İslâmın görüş farklarını iki ayrı mabette hissedersiniz. Bunlar benim izlenimlerim; katılmayabilirsiniz.

Konunun manevî yönü dışında, mimari öğeler açısından Bizans kiliseleri ve Osmanlı camileri arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları belirtmek istiyorum.

Benzerlikler:

-Merkezi plan kuruluşu,

-Merkezi orta mekâna göre daha alçak yan mekânlar ve galeriler,

-Ana kubbe formu,

-Ana kubbe iki yanında yarım kubbelerin kullanılması,

-Orta kubbe kasnağının tam kemerli pencereler ve payandalardan oluşması,

- Ana kubbeyi taşıyan kemer köşelerinde türk üçgenleri yerine kullanılan pandantifler,

-Pandantiflerin ağırlık kuleleri ile desteklenmesi,…


Farklılıklar:

-Dış mekânda son cemaat mahalleri ve revaklı şadırvan avlusu,

-İç mekânda orta ve yan mekânların tek hacim olarak algılanabilmesi,

-Daha fazla ve daha geniş dış pencerelerle içeriye bol ışık sağlanması,

-Sütunlarda, stalaktitli veya baklavalı sütun başlıkları kullanılması,

-Ana giriş kapılarında ve mihrapta Selçuk etkili stalaktitli taçlar,

-Dış pencerelerde İslâm etkili sivri kemerler,

-İç duvarlarda çini kaplamalar, hat eserleri, elvan pencereler, kubbelerde kalem işleri,

( Osmanlı Bizans’ın mozaik kaplamalarını hiç kullanmadı. )

-Dış kitle kompozisyonunda ana kitle, kubbeler ve minarelerin birbirleri ile oranlarındaki

ustalık. ( Ayasofya’daki hantal dış görünüm ile camilerimizdeki uyumu karşılaştırınız. )

Bir şey daha söyleyeceğim. Camiye dönüştürülen Ayasofya, Kariye,… gibi Bizans kiliselerindeki dinsel konulu mozaik kaplamalar tahrip edilmemiş, söktürülmemiş, sadece İslâm ilkeleri gereği olarak zayıf sıva ve badana ile kapatılmıştır. Bu da bir uygarlık örneğidir.

Camilerin genel yapı strüktüründe, yüklerin geometrik bileşkelerle zemine iletimi başarı ile uygulanmış, statik sistemler yalın çözümlerle Ayasofya’yı aşmıştır. Sinan, bir çok depreme maruz kalmış Ayasofya’nın yüklerinin zemine iletilmesi amacı ile dış duvarlara kontrforlarla takviye yapmıştır. Yine bir çok deprem atlatmış selatin camilerimizin ise bu tarz takviyelere gereksinimleri olmamıştır.

Camilerimizde kubbe iç çaplarının Ayasofya ile karşılaştırılması, halkımızca merak edilegelmiştir. Ayasofya ( 537 ) kubbesinin, Kuzey-Güney aksındaki çapı 31.88 m., Doğu-Batı aksındaki çapı 30.88 m. dir. Yani iki aks arasında bir metre kadar fark vardır. Kubbe çapları, Bayezid Camisi ( 1505 )’nde 16.78 m., Şehzade Camisi ( 1548 )’nde 18.72 m., Süleymaniye Camisi ( 1557 )’nde 26.20 m., Selimiye Camisi ( 1575 )’nde 31.28 m. dir. Dikkat ederseniz kubbe çapları zaman içinde büyüyor. İnşa tarihlerini bunu görebilmek için koydum. Burada meraklısı için bir not düşeyim: Selçuk, geniş çaplı kubbe tutturamıyordu. Osmanlı, bir Bizans kubbesini yıktı; yarı kürenin oturduğu dairede, kâgir kabuk örgüsünün içinde, yatay kuvvetleri karşılayan döğme demir kasnakla karşılaştı. Kubbe çapları bu teknikle ve zaman içinde büyüdü.

Osmanlı’nın yükseliş döneminde yoğunluk kazanan inşa ve imar işleri, mimarlığın örgütlenmesini gerektirmiş ve ‘Hassa Mimarlar Ocağı’ kurulmuştur. Ocak, Sinan döneminde her şeyin ayrıntılı olarak programlandığı, imparatorluğun geniş sınırları içindeki yapı işlerinin yönetildiği bir makam durumuna geldi. Ocakta başmimar ve mimarlar dışında ‘Bina Emini’, hazineye bağlı olarak tüm hesapları tutardı. Meraklısına, Ömer Lütfü Barkan’ın 2 ciltlik ‘Süleymaniye Camii ve İmareti İnşaatı’ kitabını okumalarını öneririm. Bu kitapta malzeme ve işçilik giderlerinin, malzeme ve usta isimlerinin tek tek kayıtlarının tutulduğunu göreceksiniz.

Hiç şüphe yok ki böyle örgütler olmasa, sağlam mimari ilkelere dayalı, nitelikli malzeme ve işçilik gerektiren anıtsal yapıtlar geçekleşemezdi. Bu nedenledir ki, Sinan’ın 400 kadar yapıtının her birinin başında bulunması gerekmiyordu.

Yavuz Ergüvenç