banner bilim
 
Ana Sayfa « E-tarih.org    
   
Osmanlılarda Bilim
  Diller: Duygular ve Düşünceler Dünyası
  » Üst Konu
Medreseler ve Enderun
Tıp
Enderun
Kelam ve Tasavvuf
Fatih ve Bilim
Takiyüddin’in Optiğe Katkıları
15. ve 16. YY’da Bilim
Osmanlı-Batı Kültür İlişkileri
Eğitim: Bilim-Sanat -Felsefe ve Tarih Bilinci
Mimarlık
Diller: Duygular ve Düşünceler Dünyası
Endülüs Kaynaklı Bilim Adamlarının Osmanlı Bilimine Katkıları
İkinci Bayezid ve 1. Selim dönemleri
16. YY ve Deniz Coğrafyacıları
Müneccimlik ve Astronomi
Bilim Adamları

 
Diller: Duygular ve Düşünceler Dünyası
Devletlerin konuşulmayan, halkların yazılmayan,ozanların unutulmayan dilleri hagileriydi, birbirinden nice farklıydı? Türkçenin resmi dil oluşu ne zaman, naslı gerçekleşti? Divan, halk(tekke),tasavvuf edebiyatı nasıl doğdu, hangi yönlerde gelişti, farklılaştı?

Gerçi “Kişinin aynası iştir,sözüne bakılmaz” diye ünlü bir deyim vardır; ama konu kişilerin yarattığı,onları yaratan kütkltüre gelince,dilden daha sadık ya da güvenilir bir ayna henüz bulunmamıştır.Kültürde olupbiten her şey dile yansır,dilde yaşar, izler bırakır. Dil ile dil ürünleri-sözlü ya da yazılı olsun-toplumdaki duygu ve düşünceleri alıp taşımış,günümüze kadar getirmiştir.Bunun için ozanlara, yazarlara, o dönemin aydınlarına kulak vermek gerekir.Devletlerin resmi dilleri genellikle tarihlere geçmiş fakat tarihçilerer öteki dillere per yer ya da değer vermemiştir.Halk dillerinin ürünleri ise ancak son yüzyıllarda yazıya geçmeye başlamıştır-tabii değişikliğie uğramış olarak. Bu üarada ozanların şiirleri ilee mistiklerin düşünceleri de var.Kimi halk dilinde söylemiş Yunus Emre gibi;kimi Celaleddin Rumi gibi İslam klasiği bir Mesnevi bırakmış.Kimi Ahmet Yesevi gibi ta Horasan’dan Anadolu’daki şeyhlerine seslenmiş; Bektaşilik ile Nakşibendilik gibi taban tabana zıt görünen tarikatların esin ya da güç kaynağı olmuş..Kimileri Hacı Bektaş’lar ile Hacı Bayramlar gibi efsaneler yaratan, adları destanlara karışan halk kahramanları olmuştur. Çağımızın yazarlarından Mehmet Önder ’in (1974) ve Nezihe Araz’ın(1959) “Anadoluyu Aydınlatanlar” adını verdiği evliyanın ortak heybesinde insan, insanlık,hoşgörü, sevgi ile barış vardır(Özdemir 1995). Onlar, savaştan yorulmuş,kavgadan bunalmış,çatışmadan usanmış Anadolu insanının,barış,dostluk.dirlik özlemlerini dile getirirler. Türkçe söyler Yunus (öl:1320) gibi;kimi Farsça yazarlar Rumi gibi. Kimi Arapça kelam eder Arabi gibi;kimi türkmence seslenir Hacı Bektaş gibi. Hemen hepsi, yandaşlarını anlaşmaya, uzlaşmaya,bağdaşmaya;birliğe,dirliğe çağırır.Sonraki yüzyıllarda birbirine rakip,hatta düşman olabilen takrikatlarla ocakların ortak ülküsü, dil, din, mezhep gözetmeksizin herkese açık bir hümanizmadır (Melikoff 1993). Kimileri Yunus gibi tanrı sevgiisinden yola çıkıp İnsan sevgisine,kimileri Rumi gibi Şeriatten yola çıkıp tasavvufa varmıştır. mistiklerin çoğunda,din ile mezheplere arasında-fakat biçimler üstünde- sentez, sevgi, anlam arayışı vardır. Kimi ozanlar devlet gücüne karşı halkın ya da hakkın sesi,kimi ozanlar ise tanrı devletiyle dünya devletleri arasında çaresiz kalan “Gariboğlu”nun sözcüsü, savcısı olmuştur. Kimi Hıristiyanlıkta İslamiyet’i kimi Sünnilikle Aleviliği, Yesevi ile Bektaş ise İslam ile İslamöncesi (Şamanca) töreleri uzlaştırmaya çalışmıştır. Bütün bu çabalar,toplulukların hem değiştiğini hem de değişmek zorunda olduğunu yansıtıyor.

Şöyle demiş Koca Yunus:

Her deme yeniden doğarız

Bizden kim usanası!

Mevlana, ünlü dörtlüsünde (Rubai No1521),Yunus’u karşılar sanki:

Dünle beraber gitti,Cancağızım

Ne kadar söz varsa düne ait

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

(A.Kadir’in Türkçesiyle)

Daha önce Rumca, Arapça, Farsça söylenmiş sözler, Karamanoğlu Mehmet Bey’in 1277 yılındaki Fermanıyla ilan edildiği üzere şimdi artık Türkçe söylenecektir:

Bugünden sonra divanda, dergahta,mecliste ve meydanda, Türkçe’den başka dil kullanılmaya!...

Yaklaşık iki yüzyılda resmileşen Türkçe,Rum, Selçuklu ve İslamöncesi dönemlerin türkmencesi (Oğuzcası) değildir. Yaşanananların birikimini, kültürel deneyimlerin izlerini taşıyan yeni bir Türkçe’dir. Bu dönemin ozanı Yunus Emre kuşkusuz bir aşıktır; ama aşıklığı, “Yetmişiki millete kul olmak” diye anlar (İz 1970). İnsanca kusurların sorumlusu kendisi imiş gibi alçakgönüllü, boynu büküktür:

Dövene elsiz/ Sövene dilsiz/ Koyundan yavaş!

olmayı seçmiştir.

Şöyle der:

Sevelim sevilelim/Bu dünya kimseye kalmaz.

Biz dünyadan gider olduk/ Kalanlara selam olsun

Ozan’ın büyüleyici gücü sevgidir.İnsanlığın kurtuluş umudu ötekini kötülemek, ortadan kaldırmak değil, klasik Elen çağlarından beri söylenegeldiği gibi “Kendini Bil ” mektir.

İlim, ilim bilmektir/ İlim kendini bil’mektir.

Sen kenidini bilmezsen/ Bu nice okumaktır?

“200 dinle uyuşabilen ney gibiyiz” dediği için Hıristiyanlarla Musevilerin derin sevgi-saygısını kazanan Mevlana, “Dünyayı Grekler imar eder,Türkler ise yıkar” derken, herhalde Selçuklu Devleti’ne başkaldıran Türkmenlere karşı olan resmi tutumu yansıtıyordu. Mevlana’nın Türklerle ilgili yargıları,Babalıların neden dolayı Mevlevilere karşı olduklarını,dinde reform istediklerini açıklıyor. Ancak, 14. yy’ın ünlü tasavvuf şairi Aşık Paşa (tarihçi Aşıkpaşaoğlu değil), emirlerle fermanların sanıldığınca etkili olmadığından şöyle yakınıyordu:

Türk diline kimsene bakmaz idi/Türklere hergiz gönül akmaz idi

Türk dahi bilmez idi bu illeri/ İnce yolu ol ulu menzilleri

Oysa Rumi gibi, Rum’u (Anadolu’yu), Şam’ı (Suriye’yi) ve Yukarı İlleri dolaşmış olan Yunus, “Yunus” adıyla yazan bütün şairlerin diliyle konuşmakta, yeniden yaratılmasına katkıda bulunduğu Türk Ulusu’nun kalbinde yaşamaktadır.Güzel Türkçe’nin bu dayanılmaz çağrısı, yalnız Türklere değil bütün Anadolu’ya ulaşmış, düyada yankılar yapmıştır.

Osmanlı’nın karaman Vilayetinde 16.yy’dan sonra gelişen ve yüzlerce basılı eser bırakan “Yunan Harfli Türkçe Karaman Edebiyatı” nın tohumları yine bu dönemde atılmış olmalıdır. Karaman türkçesinin kökeni bilinemiyor.Dr Anhegger’e göre iki olasılık var: (1) Bizans’tan kalma Hıristiyan türkler; ya da (2) Sonradan türkçeyi benimsemiş Hıristiyanlar olabilir. Her iki olasılık da,tarihi gereçklere, küçük Asya’nın türkleşmesi ya da türkleştirilmesi konusundaki bilinen karşıt tezlere ters düşüyor. Werner (1986) Karaman Türklerini Babalı ayaklanmasının devamı olarak görüyor. Kayseri Metropolitleri ve Malumat-ı Mütenevvia (İstanbul 1896) eserinde Hıristiyan-Türkler kimliklerini şöyle dile getiriyorlar:



Gerçi Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz.

Ne Türkçe yazar okuruz ne de Rumca söyleriz.

Öyle bir mahludi hatt-ı tarikatımız vardır;

Hurufumuz Yunanice,Türkçe meram eyleriz.



Türkiye’nin İstiklal Savaşı sonrasında (1924 Lozan Antlaşması uyarınca) yapılan mübadele (nüfus değiş tokuşu) sırasında (s:158), Karamanlılarla birlikte bir milyona yakın Anadolulu, Hıristiyan/Rum oldukları gerekçesiyle Yunanistan’a gönderilmiş; Türkçe bilmeyen kimi Müslümanlar ise Türkiye’ye kabul ve iskan edilmişti(Bu değiş tokuşta 1920’lerdeki milli kimlik ölçütünü salt din (ayırımı) olduğu açıkça görülüyor). karaman türklerinin kültürel kimlik serüvenini sonraki bölümlerde (§ 57 ve §58) izlemeyi sürdüreceğiz.

Sünni devletin Divan Edebiyatı ile Halk Edebiyatının sözlü geleneği arasındaki başlıca ayrılık dilde toplanıyordu. Divan’ın dili Farsça ve Arapça olduğu halde, sözlü Halk edebiyatı’nın dili Türkçeydi. Devlet varlığı ile bütünleşen Sünni inanaca karşı oluşan sufi akımı ile sufilire aşağıda yer verilmektedir.

(Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği s: 156-159 )

Osmanlılarda medrese kuruluşu ilk olarak Orhan Gazi zamanında başladı. Gün geçtikçe medrese sayısı arttı. 15. yy’ın ortalarnda Edirne’de Darülhadis,Osmanlı memleketlerindeki medreselerin birincisi olmuştur. Bununla birlikte Yıldırım Bayezid zamanından başlayarak Fatih dönemindeki Sahn medreselerinin kuruluşuna dek medreselerde yapılan yenilik ve tadilat düzenlilik arzetmiyordu.

İstanbul’un fethinden sonra buradaki sekiz kilise hemen medreseye dönüştürüldü ve ilk kez bir fakültenin temeli atıldı;bu sekiz medreseden birisinin müderrisliğine zamanının yüksek bilginlerinden Mevlana Alaüddin Tusi, ikincisi Bursalı Hocazade Muslihüddin Mustafa’ya ve üçünçücü Mevlana Abdülkerim’e diğer beş medreseye de uygun kişiler atandı.

Bundan sonra Fatih Sultan Mehmet, yaptırdığı caminin kuzey ve güney taraflarına dörder büyük medrese yaptırmıştır. Bu medreselerden herb birinin on dokuz odası vardı;bu odalardan on beşi yüksek talebeye (danişmend),ikisi müzakerecilere (muid) ve ikisi de medree kapıcısı ile hademesine aitti.Bundan başka büyük medreseye öğrenci yetiştirmek üzere sekiz tane de tetimme medreseleri vardı.;her tetimmede sekiz oda ve her odada üçer öğrenci kalacaktı.Tetimme öğrencilerin yemekten başka aydan aya mum parası da veriliyordu.Tetimmeyi bitiren öğrenci sahn medreselerine geçerdi.Fatih Sultan mehmet,bu medreselerden başka Ayasofya Camisi ve Eyüp camisi çevresinde de Tetimme derecesinde iki medrese yaptırdı;vezerlerinden Mahmud, Davut, Mustafa Paşalar ile başka vezirler de medreseler yaptırdılar ve İstanbul’un bir ilim şehri olmasına katkıda bulundular…

(Uzunçarşılı, Cilt II s: 583 ...)

“Medreseler sadece dini sorunlarla ilgilendiler,bilime sırt çevirdiler” diyenler var. Haksızlar mı? diye soruyor Şahin Alpay. E İnsanoğlu şöyle yanıtlıyor:

“Medreselrel ilgili bilgilerimiz eksik.çalışmalar da az. başka bir görüş de var: “medrese mükemmeldi. Fatih medreselerinde hukuk, tıp, fen, mühendislik hepsi vardı..” Bu da gayri ciddi bir görüş. Osmanlı medreselerin İslam medreselirnedn ayırmakmümmkün değil. Nizamülmülk’ün kurduğu ilk medreselerden gelen bir gelenek vardır... Fatih öncesi Osmanlı medreselerinde bakıldığında da akli ilimlerin eğitimen dair açık br hüküm yok. Fatih’in vakfiyesined ise “ulum-u diniye” yanında “ulum-u akliye” nin de okutulmasının, müderrislerin iki tür bilgiye de sahip olmasının şart koşulduğunu görüyoruz. Sultan Süleyman’ın vakfiyesinde de bu hüküm var. Fatih sonrası Osmanlı medreselerinde bilim okutulduğuna, bunun son dönmelere kadar sürdüğüne dair başka kanıtlar da var. 18. yy’da kurulan mühendishanelerin ilk hocaları medreselerde yetişti, Evet, Ali Kuşçu ve Takiyeddin çapında bilim adamları yetişmiyor; ama “Osmanlı medreselinde bilim yapılmadı” görüşüne katılmıyorum. Bu, Cumhireyiten ilk yıllarında medreselere karşı alınan tavırla ilgili bir hükümdür. Bunun karşısında bazılarının medreseyi çok yücelterek, modern üniversitelere benzetme eti de başka bir aşırılık.(http://www.milliyet.com.tr/1996/12/13entel/osmanli.html, 20.08.1999)

Osmanlı imparatorluğunun klasik döneminde bilim ve eğitimin başlıca kaynağı ve en önemli kurumu medreselerdi. Medrese, “ders okunan yer” anlamına geliyordu (Ş. Turan, TKT s: 166)Osmanlı medreseleri devletin kuruluşundan 20. yy’ın başlarına dek çalışmalarını sürdürdü. Medreselerin, çalışmalarını destekleyen vakıflar vardı. İlk medreseyi, ikinci Osmanlı sultanı Orhan Bey (yön: 1326-1362) kurdu: 1331 yılında İznik’ te. Fatih ve Kanuni’nin kurdukları medreselerin yapısında daha öncekilerden farklı olarak dinsel (nakli) ilimlerin yanında akli ilimlerin de okutulması koşulu getirildi. “Medreselerde, din, ilim ve eğitim hizmetlerini yürütenlerin yanında devletin yönetiminde ve yargıda gereksinim duyulacak yönetime adliyeye yönelik personel eğitilirdi. Osmanlı toplumunun dini, ilmi ve kültürel kurumuna, yani İlmiye’ye mensup olan, sosyal ve resmi hayatın her yönünde önemli rol oynayan ulema, medreselerden yetişiyordu. Bu medreselerde yetişen alimler, müderrislik, müftülük, kadılık, kazasker ve şeyhülislamlık görevlerinde bulunuyorlardı.Ulemanın iki yönlü görevi vardı: İslam hukukunun (şeriatın) yorumlanması ve uygulanması Bu görevlerden birincisini müftüler, ikincisini kadılar yerine getiriyordu.İlmiye mensupları, İslam hukukunu ve Sulnının kanunlarını devlet işlerine uygulyorlardı. 2. Mehmet (Fatih) (1451-1481) devrinden itibaren medreselerin sayısı arttı; bunun üzerine birbirinden ayrılmasını kolaylaştırmak için derecelendirme yoluna gidildi.

İstanbul’un fethinden sonra 2. Mehmet, Fatih Külliyesini(külliye: bugünkü anlamıyla kampüs/üniversite sitesi) yaptırdı (1463-1470). Külliyenin ortasında cami ve bu cami etrafında medreseler, revir, mektep, imaret ve diğer binalar vardı. Fatih külliyesi, daha sonraki dönemlerin benzer eserlerine örnek tutulmuştur. Fatih Külliyesini iki eğitim seviyeli dört paralel sıradan oluşan 16 medresesi, sayı ve organizasyon bakımından Osmanlı ve genel olarak İslam eğitim tarihinde benzersiz yeri bulunmaktadır. Fatih dönemindeki siyasi istikrar ve ekonomik refah sebebiyle İslam dünysındaki seçkin ilim adamları ve sanatkarlar imparatorluğun başkentinde toplanmıştır. Osmanlılar özellikle 1492’de Granada’nın düşmesinden sonra kendilerine uygulanan zulümden kaçan Müslüman ve Yahudi bilim adamlarını himaye etmiş ve Osmanlı toprakları üzerinde barındırmışlardır. Bunların yanında, medreselerin mali kaynağını oluşturan vakıfların zenginleşmesinin de ilim ve eğitim hayatının canlanmasında büyük etkisi olmuştur.

Fatih Külliyesi, topluma din, eğitim ve bilim, sağlık ve iaşe gibi sahalarda hizmet vermiştir. 19. yy’ın ikinci yarısından itibaren külliyenin hastane, tabhane, muvakkithane, kervansaray ve mektep gibi birimleri yavaş yavaş hizmet dışı kalmış, Cumhuriyet Döneminde bütün medreselerin kapatılmasıyla birlikte bu külliyenin 1924’te medreseleri de kapatılmıştır. Fakat külliyenin camisi, kurulduğu günden bugüne kadar işlevini sürdürmüştür.

16. yy’da Kanuni Sultan Süleyman’ın (yön:1520-1566) Süleymaniye Medreseleri’ni kurmasıyla, medreselerin gelişmesinde son aşamaya ulaşıldı.. Bu dönemde Süleymaniye külliyesi bünyesinde Darültıp adıyla bir uzmanlık(ihtisas) medresesi kurulmuştur. Böylece Osmanlı tarihinde ilk kez, şifahanelerin dışında tıp eğitimi veren bağımsız bir kurum kurulmuş oluyordu. Osmanlıların kurduğu diğer uzmanlık medreseleri Darülhadis ve Darülkurra idi. Darülhadis, bütün medrese hiyerarşisinde en yüksek konuma sahipti.

Temel eğitimin verildiği medreseler dışında, tıp ve astronomi bilim ve mesleklerinin icra edilip usta-çırak usulü ile eğitiminin yapıldığı, sırasıyla, şifahaneler, müneccimbaşılık ve muvakkithane kurumları vardı.

Osmanlı döneminde sağlık hizmekti ve tıp eğitimi veren kuruluşlara darüşşifa, şifahane veya bimaristan denilmiştir. Osmanlılar da, Selçukluların Konya, Sivas ve Kayseri şehirlerinde yaptıkları darüşşifalar gibi özellikle Bursa, Edirne ve İstanbul gibi şehirlerde olmak üzere çok sayıda darüşşifa yaptırmışlardır. Bazı Batı kaynaklarına göre, İstanbul’da 16.yy’ ve 17. yy’larda çok sayıda darüşşifa bulunuyordu; bu, Osmanlıların bu kurumlarına yapımına ne derecede önem verdiklerini göstermektedir. Osmanlıların yaptırdıkları darüşşifalar, bağımsız bir yapı halinde değil, bir külliyenin parçası olarak yapılmışlardır. Osmanlı darüşşifaları içinde özellikle Fatih’in 1470’te yaptırdığı Fatih darüşşifası, 2. Bayezid’in 1481’de Edirne’de yaptırdığı 2. Bayezid Darüşşşifası, Kanuni Sulktan Süleyman’ın 1550’de yaptırdığı Süleymaniye Darüşşifası, 1550’de yapılan Haseki Darüyşşifası, Yavuz Sultan Selim’in hanımı Hafsa Sultan’ın 1522-23’te Manisa’da yaptırdığı Hafsa Sultan Darüşşifası en önemlileridir. Bu darüşşifaların birer tıp medresesi de bulunmaktadır.Bunlar, 19. yy’ın ortalarında Batı tarzı hastanelerin ve tıp eğitimin kuruluşuna dek çalışmalarını sürdürdüler.

(Ekmeleddin İhsanoğlu, Büyük Cihad’dan Frenk Fodulluğuna s:22-25)