Ana Sayfa « E-tarih.org    
   
Osmanlıda Müzik ve Eğlence
  "Osmanlının Muzırlan" diyebileceğimiz bazı kitaplar olduğu iddia edilmektedir. Bunlar hakkında neler diyeceksiniz
  » Üst Konu
Osmanlı Devleti’nde musiki ziyafetlerinin yapıldığını biliyoruz. Halbuki İslâm’da musikinin hükmü buna mani değil midir?
Osmanlı Devleti’nde çeşitli oyunlara ve eğlencelere müsaade edilmiş midir?
Harem’de tam bir eğlence ve oyun havasının hâkim olduğu ve her çeşit eğlencenin meşru’-gayr-i meşru denmeden yapıldığı iddia edilmektedir. Bu doğru mudur?
Harem’de hayat nasıl yürüyordu? Osmanlı Padişahlarının aileleri ile düzenledikleri halvet denilen eğlenceleri nasıl açıklayabilirsiniz?
Osmanlı döneminde bazı geziler düzenlendiği ve Kağıthane safalarının yaşandığı bilinmektedir. Bunlar hakkında neler diyebilirsiniz?
"Osmanlının Muzırlan" diyebileceğimiz bazı kitaplar olduğu iddia edilmektedir. Bunlar hakkında neler diyeceksiniz

 
"Osmanlının Muzırlan" diyebileceğimiz bazı kitaplar olduğu iddia edilmektedir. Bunlar hakkında neler diyeceksiniz

Evvelâ şunu belirtelim ki, biz bunlardan bazılarını kitabımızda kullandık. Ancak bir kısmına müracaat etmeye ise ihtiyaç dahi hissetmedik. Fakat tamamını ve hem de orijinal nüshalarından inceledik ve hatta fotoğraflar aldık, bir kısmından mikrofilmler aldık. Konu ile alakalı istismar malzemesi olarak kullanılan kitaplar ve kaynaklar hakkında, kısaca bilgi vermekte fayda vardır. Ancak bu kısa bilgilerden önce, genel olarak, meşru dairede cinsî hayat ile alakalı bazı tesbitleri aktarmak istiyoruz.

Önemle ifade edelim ki, Kur’ân-ı Kerim, müminlerin özelliklerini sayarken şu âyetleri sevk ediyor:

"O müminler ki, namuslarını muhafaza ederler; ancak kendi meşru eşleri ve istifrâş hakkına yani karı-koca hayatı yaşama hakkına sahip oldukları cariyeleri müstesnadır. Zira bunlarla olan münâsebetlerinden dolayı onlar asla azarlanmazlar. Kim bu meşru’ daire dışında bir şey arzu ederse, onlar haddini tecâvüz edenlerin tâ kendileridir".

İslâmiyette meşru dairede cinsî hayat vardır, bu cinsî hayatın kaideleri ve âdabı vardır. Bu edebler ve kurallar, Kur’ân’daki âyetlerle, Sünnetteki düsturlarla, fıkıh kitaplarının ilgili bahislerindeki şer’î hükümlerle ve de İslâm âdâb ve ahlak kitaplarının Âdâb’ül-Cimâ adlı bölümlerindeki izahlarla uzun uzun anlatılmıştır. Meşru daire içinde cinsî hayata dair bilgiler, ilmihal kitaplarında mevcuttur. Bunda garipsenecek veya ayıplanacak bir durum yoktur. Hatta Hz. Peygamber, karı-koca ilişkilerinin bütün ayrıntılarını bile açıklamıştır. Elbette ki insan hayatının bütün yönlerini düzenlemeyi taahhüt eden bir dinin bunları ihmâl etmesi düşünülemez.

İşte bu dinî vecîbeyi yerine getiren kitaplar ve bunların konuyla ilgili izahları, belli bir edeb çerçevesinde bütün Müslümanlara ve özellikle de evlenecek çiftlere öğretilir. Bunun edebsizlikle ilgisi yoktur. Ancak her konuda olduğu gibi, bu konuda da bazı suiistimaller olabilir. Mesela birileri, meşru dairede cimâ’ın âdabını anlatıyorum gayesiyle, edebin hâricine çıkmışsa veya bu meşru hakkı suiistimal ederek, gayr-ı meşru tasvirlere giren bir eser telif etmişse, bunda İslâm’ın veya Osmanlının değil, o şahsın haddini aşması mevzubahistir. İşte adı geçen kitaplar da, ya bu suiistimalin acı meyveleridir veyahut da bu kitapları değerlendirenlerin yanlış yorumlarıdır. Bazılarının üzerinde kısaca duralım:

A) Bu tür yazarların başında Enderûnlu Fâzıl diye bilinen ve 1810 yılında Rodos’da vefat eden bir Divan şâiri gelir. Mahallileştirme eğilimini ileri bir safhaya götüren bir şâirdir. Enderun’da iyi bir eğitim görmüştür; ancak sefâhete düşkünlüğü bilinmektedir ve aşk maceraları dilden dile dolaşmıştır. III. Selim zamanında sürgünlere ve bu hareketlerinden dolayı Enderun’dan ihraç gibi müeyyidelere ma’ruz kalmıştır. Böylesi bir insanın yazdığı kitaplar, Osmanlı Devleti’nde elden ele dolaşan kitaplar değildir. Ayrıca ciddi değerlendirilirse, öyle tamamen gayr-i meşru olayları tasvir eden kitaplar olarak da düşünülmemelidir ve hele hele bugünün muzır neşriyatı ile mukayese etmek ise asla mümkün değildir. Konu ile ilgili kitaplarından bazıları şunlardır:

 

a) Hûbânnâme yani güzelleri anlatan bir eser. 796 beyitten teşekkül ediyor. Baş kısmında tasavvuf? bir şekilde bir güzellik tahlili yer alıyor. Coğrafî bazı bilgilerden sonra, Hindistan’dan Amerika’ya kadar çeşitli erkek tiplerini anlatır ve hepsinin de birer örnek resimlerini verir. Bedîî zevk ve nezâhetten mahrum olmakla birlikte, erkeklerle alakalı vasıflandırmaları arasında gayr-ı meşru denecek bir cümle veya verdiği resimlerde gayr-ı meşru denebilecek bir resim bulmak o kadar kolay değildir. Hûbân-nâme, değişik tarihlerde İstanbul’da basılmıştır.

 

b) Zenânnâme yani 1101 beyitlik mesnevi tarzında kaleme alınan ve Hûbânnâme’nin tam aksine çeşitli coğrafi bölgelere ait kadın tiplerini anlatan bir eserdir. Kitabın baş tarafında şair, kadından bahsetmek istemediğini ve kadınlara karşı meyli olmadığını kaydeder; ancak çeşitli milletlere ait kadınları, orijinal minyatürlerle vasıflandırır ve kadın tiplerini anlatır. Kadınlar hamamını tasvir eden minyatür dışında gayr-i meşru denebilecek fazla bir resim mevcut değildir. Kitap İstanbul’da çeşitli zamanlarda basılmıştır.

 

c) Defter-i Aşk adlı kitabında Enderunlu Fâzıl, ilâhî aşkı tarifle başlar. Daha sonra da kendisinin düştüğü ve sonra da pişman olup tevbe ettiği aşk maceralarını nakl eder. İçerisinde bir çingene düğününü de tasvir eder. Bir kısım yazarların iddia ettiği gibi, gönül verdiği erkek sevgililerini anlattığı bir kitap değildir. 438 beyitten meydana gelen bu Kitap da, 1286’da İstanbul’da basılmıştır.

 

d) Çengi-nâme, Fâzıl’ın, istanbul’daki meşhur köçekleri tasvir ettiği bir eseridir. Rakkâsnâme diye de bilinir ve İstanbul’da basılmıştır.

 

B) Bahnâme-i Tûsî veye Behnâme-i Pâdişâhı diye meşhur olan ve ReisülhUkemâ Hoca Nasır Tûsî tarafından kaleme alınıp Sultân Muzaffer Hân bin Sultân Kazan Hân’a takdim edilen eser, cinsî münâsebetin edebleri ve hekimlerin bu yoldaki tavsiyelerini konu edinen bir eserdir. Özellikle 5., 10. Ve 11. Bâblar bu konuya ayrılmış ve o zamana kadar konuyla alakalı yazılan eserler özetlenmiştir. Meşru dairede cimâ’ı yani karı-koca münâsebetlerini anlatmaktadır. Cinsî sağlıktan ve meşru dairede cinsî münâsebetten bahsetmek, ne zaman muzır kabul edilmiştir?

 

C) Deli Birader yahut Piyâle Bey diye bilinen bir Divan şâirinin Dâfi’ul-Gumûm vel-HUmûm adıyla kaleme aldığı ve eskilerin tabiriyle hezliyyât yani akla ve şer’a aykırı boş lakırdılar ve rezilliklerle ilgili bir eserdir. 1535’lerde öldüğü söylenen Piyale Bey, önceleri medresede tahsil görmüş, sonra tasavvufa intisâb etmiş ve ancak yaptığı ahlaksızlıklar yüzünden çevresi tarafından şiddetle dışlanmıştır. Bahsettiğimiz kitabı her türlü ahlaksızlığı ihtiva etmektedir. Yazma bir kaç nüshası dışında Osmanlı Devleti’nde yaygın olan bir kitap değildir. Bütün Şuarâ Tezkirelerinde ve Terâcim Kitaplarında ahlaksızlıklarla dolu bir kitap diye tanıtılmıştır. Bu kitabı telif ettiğinden dolayı, Şehzade Korkut’un onu kovduğu da nakledilmektedir. Neticede Osmanlı toplumunda ahlaksız insan yoktu diyen veya ahlaksız kitap yazılmamıştır diyen birisi mevcut değildir. Osmanlı da dahil her devirde böyle reziller çıkmıştır. Zaten böyle reziller olmasaydı, İslâm Hukuku zina ve livâtayı cezalandıran hükümleri de sevk etmezdi. Mühim olan bu rezaletlerin meşru kabul edilmesidir. Osmanlı Devleti’nde böyle bir durum yoktur ve bugünkü gibi köşede bucakta da satılmamış ve yayılmamıştır.

 

Kur’ân, Mü’minûn, Âyet, 4-6;

Enderûnlu Fâzıl, Çengi-nâme, İstanbul 1286;

Küçük, Selahattin, "Enderûnlu Fâzıl", TDVÎA, c. 11, sh. 188-189; İÜ, TY, nr. 5502;

Defter-i Aşk, İstanbul 1286; İÜ, TY, nr. 5502;

Enderûnlu Fâzıl, Zenân-nâme, İstanbul 1286; İÜ, TY, nr. 5502;

Hûbân-nâme, İstanbul 1286; İÜ, TY, nr. 5502;

Şemseddin Sami, Kâmus’ül;A’lâm, c. V, sh. 3331;

Tûsî, Reisülhükemâ Hoca Nasır, Behnâme-i Tûsî veye Behnâme-i Padişâhî, İÜ, TY, nr. 7152;

Deli Birader (Piyâle Bey), Dâfi’ul-Gumûm vel-Hümûm, İÜ, TY, nr. 1400, 9659;

Gökyay, Orhan Saik, Deli Birader, TDVİA, IX, sh. 135-136;

Mecdî Efendi, Şekâik Tercümesi, sh. 472-473.

Kaynak: Prof.Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ - Sorularla Osmanlı