konular banner

Ana Sayfa
Biyografiler Tarih Sözlüğü Haberler Makaleler Görüş ve Önerileriniz Kütüphane Linkler Arama Kaynakça

Silahlar Sorularla Osmanlı Tarihi Eserler Tablolar Osmanlıca Sözlük
Savaşı çıkaranlar, kırmızı derililerden çaldıkları topraklarısavunmak için kara derilileri , sarı derililerin üstüne salan beyaz derililerdir.   Anonim

  Ana Menü  
I. Dünya Savaşı

I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti

 

E-Tarih.org
farkedermi@Web
  Konular  
Osmanlı İmparatorluğunun Durumu

Osmanlı Devleti Üzerinde Ekonomik Mücadele

Boğazların Rusya'ya Verilmesi

İtalya, Bulgaristan, A.B.D ve Yunanistanın Savaşa Girişi

Galiçya Cephesi

I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti

1914-1915 Yılları

1916-1918 Yılları

Osmanlı İmparatorluğunun Paylaşolması (Gizli Antlaşmalar)

İttiihat ve Terakki Dönemi Yenileşme Ve Milli Ekonomi Uygulamaları (1908-1918)

Ermeni Sorunu ve Techir

A.B.D. Başkanı Wilson'un Barış Bildirisi

Mondros Ateşkes Antlaşması

Savaşın Sonu

 

E-Tarih.org
farkedermi@Web

E-Tarih.org


 
 
06 Kasım 2007 14:52
e-Posta   Yazdır

 
I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti
I. DÜNYA SAVAŞI'NDA OSMANLI DEVLETİ 1914 yılının ilk altı ayı içinde Almanya Osmanlı Devleti 'nin kötü askeri durumu yüzünden Anadolu'ya yönelik bir Rus saldırısına karşı Türk topraklarını korumanın sorumluluğunu yüklenmek istemediği için Osmanlı Devleti ile bir ittifak yapmayı düşünmüyordu. Temmuz 1914'te savaş durumu belirince Almanya, Osmanlı Devleti ordusunun iyi donatılması ve yetenekli komutanlar elinde olması halinde kendisine yararlı olacağını düşündü. Asıl amacı Halife'nin dinsel gücünden yararlanmak idi. Bu savaştan yengi ile çıkması durumunda Almanya'nın en büyük kazancı Orta Doğu'ya yani Osmanlı Devleti topraklarına egemen olmaktı. Bu savaşın Osmanlı Devleti 'ni ilgilendiren bölümü Orta Doğu'ya Almanya'nın mı, yoksa İngiltere-Fransa'nın mı egemen olacağı idi. Almanya, Osmanlı Devleti 'nin egemen olduğu Orta Doğu'yu elde etme tasarısı yanı sıra, özellikle Hıristiyan sömürgeci dünyasına İslam taassubunu kabartmak ve Osmanlı Halifesi'nin aracılığı ile kendisine milyonlarca taraftar kazanmak ta istiyordu. Almanlar, Osmanlı Devleti ordusunun sağlayacağı yarardan çok, Hindistan Müslümanlarının ve Arapların ve diğer İslam Ülkeleri'nin İngiltere ve Fransa'ya karşı ayaklanmalarından umutluydular. Öyle ki, Kayzer'in 30 Temmuz 1914'te Petersburg Alman Elçisi'nin bir telgrafının altına yazdığı notta "...bizim (Almanya'nın) Osmanlı Devleti ve Hindistan'daki konsoloslarımız, adamlarımız, bütün İslam alemini bu dükkancı, menfur,yalancı, vicdansız ulusa (İngiltere) karşı vahşi bir ayaklanmaya kışkırtmalı..." diyerek, bu umudunu belirtiyordu. Alman Baş Komutanı Moltke ise, Ağustos'ta Dışişleri Bakanı'na yolladığı yazıda, "Hindistan, Mısır ve Kafkasya'daki ihtilalci kışkırtmanın son derece önemli...." olduğunu vurguluyordu. Görülüyor ki savaşın başında Almanya'nın Orta Doğu'daki en büyük umudu, İslam Dünyası'nda gerçekten manevi bir nüfusu olduğunu sandıkları Halife'nin aracılığı ile Müslümanları ayaklandırmaktır. Bunun için de Halife'nin elinde bulunan en büyük güç ise "Cihat" ilanıdır.

İttifak önerisi yine de Osmanlı Devleti 'nden geldi. 22 Temmuz'da Enver Paşa Alman Büyükelçisi'ne doğrudan ittifak önerisinde bulunurken; Sadrazam da aynı öneriyi Avusturya Büyükelçisi'ne yaptı. İttihat ve Terakki'nin ileri gelenleri buna zorunlu olduklarını, Osmanlı Devleti 'ni yalnızlıktan kurtarmak için İngiltere ve Fransa'ya yapılan önerilerin geri çevrildiği için Almanya'nın böyle bir ittifaka yanaşmasının bir fırsat olduğunu savunuyorlar ve isteğin Almanya'dan geldiğini ileri sürüyorlardı. Alman Elçisi Von Vangenhayn ile yapılan görüşmelerden sonra 2 Ağustos 1914 tarihinde, savaşın başlamasının ertesi günü, Osmanlı Devleti Almanya ile ittifak antlaşması imzaladı ve seferberlik ilan etti. Antlaşma açıklanmadı. Sadrazam Sait, Harbiye Nazırı Enver, Talat Paşa ve Halil Bey antlaşmanın imzalanmasının sorumlusuydular. Osmanlı Devleti 'nin geleceğini Almanya'nın yenilmezliği varsayımına bağlayan ve antlaşmanın baş sorumlusu Enver Paşa, Almanya'nın savaşı çok kısa bir sürede kazanacağını düşünerek, fırsatı kaçırmamak için bir an önce savaşa girmek istiyordu. Osmanlı Devleti -Almanya ittifakına göre:

1. İki devlet Avusturya-Sırbistan arasında çıkan bir anlaşmazlıkta tam tarafsızlık göstermeyi kabul ediyor.

2. Eğer Rusya askeri olarak karışır ve Avusturya ile Rusya savaşır ve Almanya da Avusturya'nın yardımına gitmek zorunda kalırsa, Osmanlı Devleti de savaşa girecektir.

3. Almanya, savaş durumunda askeri heyetini Osmanlı Devleti 'nde bırakacaktır.

4. Almanya Rusya'ya karşı Osmanlı Devleti 'ni silahla koruyacaktır. Osmanlı Devleti , ülkede kalan Alman askeri komuta heyetine, ordusunun 1/4'nün kumandasını, savaş ilanında vermeyi de kabul ediyordu.

Bundan sonra Almanya'nın çabaları, Osmanlı Devleti 'nin en kısa zamanda savaşa fiilen girmesi için yoğunlaştı. İttihat ve Terakki liderleri de aynı görüşte idiler. Almanya, Osmanlı Devleti 'ni savaşa sokma görevini Akdeniz'de bulunan iki savaş gemisi Goben ve Breuslav komutanı Amiral Şason'a verdi.

İngiliz haber alma kaynaklarının da verdiği bilgilere göre, savaşta Osmanlı Devleti , Karadeniz'de üstünlük elde etmeyi, Rusya'nın Almanya ve Avusturya ile savaşmasından yararlanarak Kafkasya'yı ele geçirmeyi amaçlıyordu. Fakat Doğu Anadolu'ya demiryolu olmadığı için, Trabzon deniz yolunu elinde bulundurmaya ve güçlü bir donanmaya gereksinimi vardı. Osmanlı Devleti 'nin savaştan önce İngiltere'ye ısmarladığı ve parası halk tarafından sağlanmış bulunan iki savaş gemisi, bu donanmanın ağırlığını oluşturacaktı. Enver Paşa'nın en büyük kaygısı, bu gemilerin zamanında gelemeyeceği idi. Diğer yandan Türk ajanları Kars ve Ardahan dolaylarında, Türk birliklerinin Rusların gerilerine geçmelerini kolaylaştırmak üzere erzak biriktirmek için Müslüman köylüleri organize ediyorlardı.

Donanma Bakanı Churchill, emriyle 28 Temmuz'da Osmanlı Devleti 'nin sipariş ettiği iki gemiye el koydu. Churchill gemilerin ne amaçla kullanılacağını bildiği için İngiltere'nin ulusal çıkarları bakımından bunu yaptırdığını belirtmektedir. Churchill'in de belirttiği gibi tek başına bile Karadeniz'deki Rus donanmasını yenmeye yeterli olan Goben ve Breuslav'ın Osmanlı Devleti donanmasına katılması Türk liderlerinin tek düşüncesi oldu. İngiliz donanmasının Akdeniz'deki üstün durumunu bilen Enver Paşa, Alman gemilerinden umudunu kesince 3 Ağustos gecesi Rus Ataşesi General Leontev'e, bir gün önce imzaladığı antlaşmayı bir kenara itip, Batı Trakya'daki Türk çıkarlarını da kapsamak üzere bir ittifak önerdi, fakat bu öneri sonuçsuz kaldı.Akdeniz'de Messina'da kömür alan Alman gemileri komutanı Şoson, gece saat 01:00'da denize açılmaları emrini aldı. Tarihsel düşmanı Fransa'ya ait iki Cezayir limanını topa tutmak emrini alan gemilere yolda yeni bir emirle, acele İstanbul'a gitmeleri emri bildirildi. 4 Ağustos günü üç İngiliz gemisi peşlerine düştü. Henüz İngiltere ile Almanya arasında savaş durumu yoktu, fakat savaş yapmaları bir an meselesiydi. Messina'ya gelen gemiler kömür alırken İngiltere'nin savaş ilan ettiği duyuldu. Aynı sırada iki İngiliz filosu Messina Limanı'nın ağzını tutmuşlardı. İtalyanlar Alman gemilerinin 24 saat içinde limanı terk etmelerini istediler. 6 Ağustos'ta Alman gemileri bu ablukadan kurtulmayı başardılar ve Çanakkale'ye doğru yol aldılar ve İngiliz gemileri de peşlerine takıldılar. Böylece Osmanlı Devleti 'nin kaderini tayin edecek bir kovalamaca başlamış oldu. İngiliz donanmasından kurtulan gemiler önce İzmir'e ve 10 Ağustos'ta Çanakkale'ye geldiler. Enver Paşa'nın özel izniyle Boğaz'a girdiler ve dört saat sonran İngiliz gemileri Çanakkale'ye ulaştılar. Belki de bu gecikme olmasaydı Osmanlı Devleti 'nin kaderi başka olabilirdi.Bu olaydan da kabinenin daha sonra haberi oldu. Artık Amiral Şoson Osmanlı Devleti 'ni savaşa sokmak görevini yerine getirebilecektir.

Alman gemileri acaba İngilizlerin beceriksizliği yüzünden mi, ablukadan ve kovalamacadan kurtulabilmişlerdi? Rusya'yı savaşa sokmak, Almanya ile ayrı bir barış yapmasını engellemek ve Rusya'nın insan kaynaklarından yararlanabilmek isteyen İngiltere ve Fransa, Rusların Boğazlar üzerindeki ihtiraslarını biliyorlar ve bunu kışkırtma aracı olarak kullanıyorlardı. Boğazlar üzerinde Rus egemenliği, Alman tehlikesi karşısında hiç istenmeden kabul edilmişti. Osmanlı Devleti 'nin savaştan önce İngiltere'ye ısmarladığı savaş gemilerine el koyan İngiltere, Boğazların savunmasız kalarak Rusya'nın eline geçmesini de istemiyorlardı. İki Alman gemisinin Osmanlı Devleti donanmasına katılmasıyla, Boğazların ve İstanbul'un Rusya'ya karşı güvenliğinin sağlanabileceğini düşünerek ikili bir oyunla, bu gemilerin Çanakkale Boğazı'na girmelerine fırsat vermişti. Böylece Rusya'nın emelleri engellenmiş oluyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti 'nin Almanya yanında savaşa katılmasını hazırlayacak böyle bir fırsat sayesinde, Rusya'nın Almanya yanına kayma tehlikesi de ortadan kalkmış oluyordu. Churchill, bu gemilerin Karadeniz'e geçmeleriyle, buradaki Rus üstünlüğünün sona ereceğini biliyordu. İngiliz donanması iki gemi kazanırken, Alman donanması iki gemi kaybediyor ve Osmanlı Devleti donanması da Rus donanmasına karşı kendini savunacak iki gemiye kavuşuyordu. İngiltere'nin Osmanlı Devleti 'nin ısmarladığı iki savaş gemisine el koyması Türk kamuoyunda İngiltere aleyhinde büyük bir tepkiye ve İngiliz ihanetine karşı gösterilere yol açtı. İttihat ve Terakki liderlerinin, Almanya yanında yer almaları için de büyük bir gerekçe hazırlandı.

Bu sırada Rus Elçisi ile Osmanlı devlet adamları arasında görüşmeler yapılıyordu. İki Alman gemisinin satın alınması, öyle görülüyordu ki, Rusya'yı endişelendirmiş, Osmanlı devlet adamlarına da moral kazandırmıştı. Her iki taraf da bu görüşmelerde samimi değillerdi ve amaçları zaman kazanmaktı. İstanbul'daki İngiliz ve Fransız Elçileri'nin iki geminin enterne edilmesi, Osmanlı Devleti 'nin kendi yanlarında savaşa katılması veya tarafsız kalınması yolundaki pek de inandırıcı olmayan, girişimleri kabul edilmedi. Osmanlı devlet adamlarının birbirini tutmayan açıklamaları, yabancı elçiler üzerinde Türklerin kesin bir politikası olmadığı kanısını uyandırırken, Churchill, Osmanlı Devleti 'ne yapılan bu önerilerin hiç bir devlete yapılmayan sağlamlıkta olduğunu ve Osmanlı Devleti topraklarının bütünlüğünün garanti edildiğini ileri sürmektedir. İtilaf Devletleri, Osmanlı Devleti 'nin tarafsız kalmasını sağlamak için çaba harcıyorlardı, fakat buna karşılık Osmanlı Devleti 'nin istediği kapitülasyonların kaldırılması, Ege Adaları'nın geri verilmesi, Mısır Sorunu'nun çözülmesi gibi isteklerini ise kabul etmiyorlardı. İngiltere ve Rusya, Osmanlı Devleti 'ni askeri bir kuvvet olarak görmemekle beraber, Osmanlı Devleti 'nin Almanya yanında savaşa katılmasını istemiyorlardı. Osmanlı Devleti savaşa girerse; Boğazlar kapanacak, Rusya yardım alamayacak, Kafkasya'da Osmanlı Devleti 'ne karşı bir ordu bulundurulacak, bu da Alman cephesindeki Rus kuvvetlerinin zayıflamasına yol açacaktı. bu nedenle Rusya, Osmanlı Devleti 'ni kışkırtmak istemiyordu. Fakat Osmanlı Devleti , Rusya'nın tarihi ihtiraslarından vazgeçmediğini, İtilaf Devletleri savaşı kazanırsa "Türkiye Sorunu"nun da Rusya'nın istediği gibi çözüleceğini biliyordu. İttihat ve Terakki'nin ileri gelenlerinin Almanya konusundaki tercihleri Almanya'nın savaştan galip çıkacağı ve dolayısıyla Osmanlı Devleti 'nin de bundan payına düşen hisseyi alacağı şeklinde idi. Elçilere oyalayıcı yanıtlar verilirken, 19 Ağustos'ta Talat Paşa Sofya'da Bulgaristan ile bir savunma antlaşması imzaladı.Böylece İngiltere ve müttefiklerine karşı tutumunu da belirtmiş oldu. Osmanlı Devleti 'nin Almanya tarafını seçmesinde, İngiltere'nin Osmanlı Devleti 'ne karşı 1878'den beri izlediği politika etkili olmuştu. Savaşın çıktığı dönemde ise, İngiltere ve Fransa'nın Boğazları, Almanya'ya karşı insan kaynaklarından yararlanabilmek için Rusya'ya bırakmak gibi bir savaş stratejisi uygulamaları Osmanlı Devleti yöneticilerinin kararlarında çok büyük etki yapmıştı.

İtilaf Devletleri'nin elçileri ile görüşmeler devam ederken, Osmanlı Hükümeti 1 Ekim 1914'ten geçerli olmak üzere "Kapitülasyonlar" ı kaldırdığını 9 Eylül'de yabancı elçilere bildirdi ve 17 Eylül'de resmen yayınladı. Buna ilk tepki Almanya ve Avusturya'dan geldi. Gerçi bu haklarından sonradan vazgeçtilerse de, niyetlerinin hiç de dostça olmadığı anlaşılıyordu.

Almanya'nın Marn Savaşı'ndaki başarısızlığı üzerine, Osmanlı Devleti Genelkurmayı kararsızlığa düşüp, ordunun sefer gereksiniminin tamamlanması için bir yıl beklemelerini ileri sürdü. Hatta Mustafa Kemal Sofya'da bulunan Fethi Bey'e savaşın kazanılmasının mümkün olmadığını belirtti ve durumun hükümete bildirilmesini istedi.Hiç değilse bir yıl beklenilmesini ö nerdi. Genelkurmay'ın, savaşın Almanlar tarafından kazanılacağına güvenleri olmamasına karşılık, Enver ve Talat Paşa'lar Almanya'ya güveniyor ve savaşa girilmesinde acele ediyorlardı.

Ağustos Ayı içinde Osmanlı Devleti yöneticileri savaşa girmekte henüz kesin kararlı görülmediklerinden, Almanya savaşa girilmesinde acele edilmesi için baskı yapıyordu. Eğer Osmanlı Devleti savaşa katılmakta gecikirse, savaşın nimetlerinden yararlanamayacağını açıkça bildirmişti. Bulgaristan ve Romanya'nın takınacakları tutum konusunda ise Almanya, Enver Paşa'ya eğer Osmanlı Devleti donanması Karadeniz'de Rus limanları ve donanmasına saldırarak üstünlük elde ederse, bu iki devletin duraksamalarının geçeceği ve Almanya yanında savaşa katılacaklarına inandırmıştı. Bu amaçla Amiral Şoson, 16 Eylül'de Osmanlı Devleti donanması 1. Komutanlığı'na atandı. Görevi Osmanlı Devleti 'ni savaşa sokmak olan Amiral, amacını gerçekleştirebilecek çok önemli bir mevki elde etmiş oldu. Eylül Ayı sonunda ve Ekim Ayı başında donanma Karadeniz'de eğitim yaptı. Bu sırada Rus donanmasının Osmanlı donanmasına karşı düşmanca tutum izlediği ve Boğaz'ın ağzına mayın döktüğü açıklandı.

Enver Paşa'nın Bronzart Paşa'ya gizli olarak hazırlatmış olduğu savaş planı, 21 Ekim'de Alman Genelkurmay Başkanı Moltke'ye yollandı. Bu plana göre :" Osmanlı donanması Amiral Şoson komutasında Karadeniz'de Rus donanmasını batırarak üstünlük sağlayacak ve savaş ilanından sonra Padişah düşmanlarına Cihat ilan edecektir."

Mustafa Kemal gibi bir kaç kişinin dışında, özellikle İttihat ve Terakki'nin liderleri dar görüşlü düşünceleri nedeniyle, savaşa hemen girilmesinden yana idiler. Kamuoyunda, bu savaşın çabuk biteceği ve büyük kazançlar elde edileceği düşüncesi yaratılmaya çalışılıyordu.

Bu gelişmelerin sonunda Osmanlı Devleti donanması Karadeniz'e açıldı. Çeşitli kaynaklarda ve anılarda değişik biçimde anlatılmasına rağmen, 29 Ekim 1914'te Osmanlı Devleti donanması Rus donanmasına saldırdı ve Rus limanları topa tutuldu. Osmanlı resmi belgelerinde Ruslar suçlu gösterilmekle beraber, bu saldırının da kabine üyelerinin büyük bir bölümünün bilgisi dışında özellikle Enver Paşa'nın izniyle yapıldığı anlaşıldı. Osmanlı Devleti kaderini belirleyen bu savaşa fiilen katılmış oldu.Ruslar 1 Kasım'da Kafkasya'da saldırıya geçtiler. 5 Kasım'da da İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti 'ne savaş ilan ettiler.

Osmanlı Devleti bu savaşa, ülkenin yönetimini elinde bulunduran İttihat ve Terakki liderlerinin sorumsuz davranışları sonucu sürüklendi. Olayların akışından da anlaşılacağı gibi bu sürükleniş, birbirini izleyen üç olup bittiyle gerçekleşti.

BİRİNCİSİ

2 Ağustos 1914 tarihli Osmanlı-Alman ittifakı,

İKİNCİSİ

İki Alman gemisinin Çanakkale Boğazı'na girmesi,

ÜÇÜNCÜSÜ

Karadeniz'de Rus donanmasına yapılan saldırıdır.

Bu üç olay da Meclis'in, Padişah'ın ve Hükümet'in bilgisi dışında, yalnız Enver ve kısmen Talat, Halil ve Sait Halim Paşaların sorumluluğu açıkça görülmektedir.

Osmanlı Padişahı Halife sıfatıyla 11 Kasım 1914'te "Cihad-ı Ekber " ilan etti ve Fetva yayınladı. İngiltere, Fransa, Rusya İslam düşmanı, Almanya ise Halife'nin ve İslam'ın dostu olarak gösterildi. Sünniler için yayınlanan fetvanın yanı sıra Şiiler için yayınlanan Fetva da önemli yer tutar. 22 Ocak 1915 tarihli Tanin Gazetesi'nde de bir örneği bulunan bu Fetva'da "Sünni, İmami, Zeydi, Vahhaki, Havarız fırkaları (mezhepleri) " nin, kafirlerin İslam dünyasında saldırısına ve yağmasına karşı birleşmeleri isteniyordu.

Halifeyi manevi lider tanımayan İran, Şii olması nedeniyle Cihad ve Fetvalara önem vermedi. Ayrıca 1907 yılında Rusya ile İngiltere arasında paylaşılmış olduğu toplumsal yapısının sömürgecilerin çıkarlarına karşı koyacak durumda olmaması, dolayısıyla 1914 yılında İran siyasi ve askeri bir güç olmaktan çok, yalnız coğrafi bir görünümdeydi. Afganistan ise, 1914 yılında iç işlerinde serbest olmasına rağmen, dış işlerinde İngiltere'ye bağımlı idi.Afgan Emiri Hindistan Hükümeti'nden yılda 120.000 İngiliz Lirası ödenek almakta idi. Askeri gücü de yoktu. İngiltere ve Rusya arasında bulunan Afganistan'ın, Osmanlı Halifesi'nin cihat ve fetvalarına uyması olanaksızdı. Gerek Almanya'nın, gerekse Osmanlı yöneticilerinin Arap ve Hint Müslümanlarını ayaklandırmak girişimlerine karşı, İngiltere aktif ve dengeli politika izliyordu. Hindistan İşleri Bakanı Lord Crove, Mezopotamya'daki İngiliz iktisadi ve stratejik çıkarları için yoğun bir çaba içerisindeydi. Daha 1914 Eylül'ünün başında Hindistan Hükümeti Askeri İşler Bakanı General Sir Edmond Barrow tarafından "Osmanlı Devleti savaşlarında Hindistan'ın Rolü " başlıklı bir rapor hazırlanmıştı. Bu raporda, psikolojik ortamın uygun olduğu belirtilerek, Basra Körfezi Bölgesi'nin derhal işgal edilmesi isteniyordu.Böylece Türkler hazırlıksız yakalanarak Araplar Osmanlı Devleti 'ne karşı ayaklanmaya kışkırtılacak, yöredeki petrol yatakları korunacaktı. Ancak bu rapordaki istekler İngilizlerin Çanakkale saldırısı dolayısıyla uygulanmadı. Lord Kitchner, Orta Doğu'da savunma politikası izlenmesinden yanaydı. Hatta başlangıçta Lord Curzon, Hindistan'da Müslüman ayaklanmasından çekindiği için Mezopotamya'daki askeri harekat için karar veremiyordu. Fakat buna rağmen Osmanlı Devleti 'nin henüz resmen savaşa girmediği, İngiltere ve Rusya ile anlaşma fırsatının bulunduğu bir sırada, 23 Ekim 1914'te İngilizler Şattülarab'ın ağzındaki Abadan Adası'nı işgal ve petrol kuyularını, depolarını, boru hattını korumak, Arapları ayaklandırmak ve ileride gönderilmesi olası İngiliz kuvvetlerine bir köprü başı hazırlamak ve gerekirse tüm Basra'yı işgal etmek için General Belemain'i görevlendirdiler. Osmanlı Devleti egemenliğinde olan Hicaz'da hüküm süren Haşimi Ailesi'nden Şerif Hüseyin'in oğlu aracılığıyla bir anlaşma ortamı hazırladılar. Daha yeni vefat eden Ürdün Kralı Hüseyin'in büyük babası ve eski Maveraün Ürdün Emiri olan Abdullah, Kahire'deki İngiliz Yüksek Komiseri Lord Kitchener ile temasta bulundu. Kitchener'in halefi Mac Mahon zamanında da süren bu ilişki sonunda 23 Ekim 1914'te antlaşma yapıldı. Bu antlaşmaya göre İngiltere, müttefiki Fransa'nın çıkarlarına zarar vermeden, Arapların bağımsızlığını tanıyacak ve destekleyecekti. İskenderun, Mersin, Şam Arap toprağı sayılıyor ve Hüseyin'e "Büyük Arap Krallığı" tahtı vaad ediliyordu. Osmanlı Devleti daha savaşa girmeden, İngiltere Orta Doğu'da gerekli önlemleri alıyordu. Osmanlı Devleti 'nin savaşa katılmasından kısa bir süre sonra 22 Kasım'da Basra'yı bu önlemlerin ilk adımı olarak işgal ettiler. İngiltere Arap Emirlikleri ile ilişkilerini savaş başladıktan sonra daha da yoğunlaştırdı. 3 Kasım 1914'te İngiltere, koruyuculuğu altında bağımsızlığını tanıdı. 18-19 Aralık'ta da Mısır üzerinde İngiliz koruyuculuğunun (protectorate) kurulduğunu ilan etti. Savaşın başından beri tarafsızlığını korumaya çalışan ve öyle görünen A.B.D. ise, yakından ilgilenmeye başladığı Orta Doğu'da İngiltere'nin tek başına egemen olmasını, Mısır üzerindeki koruyuculuğunu ve Mısır Hidivi'nin Sultan unvanını kullanmasını kabul etmedi, fakat etkili de olamadı. İngiltere, 26 Ocak 1915'te İbn Suud ve 3 Kasım 1916'da da Katar Şeyhi ile anlaşarak tüm Arap Şeyhleri'ni kendine bağladı. Cihad ilanı emir ve şeyhler üzerinde örneğin başlangıçta Mekke Şerifi Hüseyin üzerinde biraz duraksama etkisi yaptıysa da İngiltere'nin politikası ve etkinliği sonucu onun yanında yer aldılar. Halife'nin cihat ilanının ve fetvalarının etkisiz kalışı İngiltere ve Fransa'ya, kendi sömürgelerinden gelen Müslüman askerlerini güvenle kullanmak olanağı verdi. İngiltere'nin, çoğunluğu Hint Müslümanlarından oluşan 941.000 kişiyi seferber ettiği ve bunların % 80'nin (756.000 kişi) Türk cephelerinde savaştığı göz önüne alınırsa, Halife'nin Müslümanlar üzerinde dini etkisinin olmadığı açıkça görülür. Cihad ve fetvaların etkisiz kalmasının nedenlerini:

1. Müslüman toplulukların gerçekte kendi bağımsızlıklarını bile korumaya güçlerinin bulunmayışı

2. Müslüman topluluklar içinde Hilafet makamının bir kaç tane olduğunun kabul edilmesi

3. Bu makamın etkisinin bulunmaması

4. Emperyalist devletlerin, İslam Dini'ni iyi inceleyip, kendi çıkarlarına uygun olarak en akıllı şekilde kullanmaları

5. İslam toplumlarının yapılarının ve kültürel seviyelerinin ulusalcılık çağının gerisinde bulunuşu ve sömürgecilerin bunu iyi değerlendirmeleri

 
 

Sayfa Başına Dön

 
     

Sitemiz bilgilendirme amaçlıdır, kesinlikle ticari bir amaç gütmemektedir.
Bu sayfa En iyi 1024x768 boyutlarında Görüntülenmektedir. E-Tarih.org - Farkedermi@WebTeam