Ana Sayfa « E-tarih.org    
 
   
  ASYA GELİŞMELERİ
      Hindistan ve Çin
  » Üst Konu
Çin'in Vietnam'a Saldırısı
Hindistan ve Çin
II.Dünya Savaşından Sonra Asya
Pakistan ve Hindistan
Vietnam Savaşı
Vietnam Savaşından Sonra
Vietnam'ın Kampuchea'yı İşgali

 
Hindistan ve Çin

Bağımsızlığın ilk yıllarından itibaren münasebetlerinin iyi gitmediği bir diğer devlet de Çin Halk Cumhuriyeti olmuştur. Bunun da sebebi ideolojik olmayıp, esas itibariyle politik ve jeostratejik mahiyettedir.

Politik sebebi şu şekilde açıklayabiliriz: Hindistan İngiliz egemenliği altında bulunduğu sürece ve bilhassa 19'uncu yüzyılda, Çin İmparatorluğu çok zayıf olduğu için, kuzeyden güneye bir tehlikenin gelmesi söz konusu olmamıştır. Fakat, 1949'dan itibaren, yani Hindistan'ın bağımsızlığını kazanmasından hemen iki yıl sonra da, Çin, komünizmin gayet hiyerarşik ve disiplinli kontrolu altına girerek dağınıklıktan ve dolayısiyle zayıflıktan kurtuluyordu. Şimdi Hindistan için kuzeyde bir baskı unsuru ortaya çıkmıştı. Tabiatiyle bu da Hindistan için memnuniyet verici bir gelişme değildi.

Jeostratejik dediğimiz sebebe gelince: Bu da Hindistan'ın kuzeyinde bulunan ve Hindistan ile Çin arasında yer alan Tibet, Nepal ve Bhutan ve Hindistan'ın sınırları içinde yer alan Ladakh gibi topraklara Çin'in göz koymasıdır. Bu toprakların üç hususiyeti vardı. Biri, bu toprakların Hindistan'ın güvenliği için arzettiği ehemmiyettir. Hindistan'ın kuzeyinde bir tesbih gibi dizilen bu topraklar, kuzeyden gelecek tehlike ve tehditlere karşı Hindistan'ı bir sed, bir sur gibi koruyucu bir stratejiye sahipti. Bu sebeptendir ki, İngiltere Hindistan'ı ele geçirdikten sonra, Tibet hariç, diğer topraklar üzerinde de şu veya bu şekilde bir kontrol tesis etmiştir. Mamafih, Çin İmparatorluğu'nun zayıf olması Tibet'i de İngiltere ile iyi geçinmeye sevketmiştir.

Buna karşılık, Çin Halk Cumhuriyeti kurulduktan sonra, Pekin bu toprakları, Asya'nın güneyine yayılması için birer basamak olarak görmüştür. Başka bir deyişle, bu stratejik topraklar Hindistan için bir savunma vasıtası iken, Çin için bir yayılma ve saldırma trampleni teşkil etmekteydi.

Bu toprakların ikinci bir hususiyeti de, son derece dağlık ve sarp olması ve Himalayalar gibi dünyanın en yüksek dağ silsilesine sahip bulunmasıydı. Bunun neticesi ise, bu bölge ülkelerinin sınırlarının kesin olarak çizilmemesi, dolayısiyle sınır anlaşmazlıklarının mevcut olmasıydı.

Bu toprakların üçüncü hususiyeti ise, bunların Hindistan'dan Budizm dinini almış olmaları idi. Bu da bu ülkeleri manevi ve dini bakımdan, Çin'e değil, Hindistan'a bağlamakta ve Hindistan bu açıdan bu ülkeler üzerinde bir manevi nüfuza sahip bulunmakta idi.

Bu topraklar içinde en büyüğü 480.000 milkarelik yüzölçümü ile Tibet idi. Çin 1720 yılında Tibet'i işgal ederek kendi sınırları içine katmıştı. Fakat Çin Tibet üzerinde fiili kontrol ve egemenlik tesis edemediği için, Tibet Çin'in bir toprağı olarak kalmakla beraber, gerçekte kendi kendisini idare etmekteydi. İngiltere de 1907'de Rusya ile yaptığı anlaşmada Tibet'in Çin'e ait olduğunu Rusya'ya kabul ettirmişti. Fakat 1911'de Çin'de Mançu hanedanı yıkılınca Tibet 1913'te bağımsızlığını ilan etti. Bunun üzerine İngiltere Tibet'in gerek Hindistan ve gerek Çin'le olan sınırlarını tesbit için 1913 Ekiminde Simla Konferansı'nı düzenledi. Bu konferansa Çin ve Tibet temsilcileri katıldı ve İngiltere'yi de Sir Henry McMahon temsil etmekteydi. Altı aylık tartışmaların esas konusunu Çin-Tibet sınırı teşkil etti. Bu konuda anlaşma olmayınca, 3 Temmuz 1914 de Simla Anlaşması ve Hindistan'la Tibet arasındaki sınırı McMahon Çizgisi olarak belirleyen anlaşmayı sadece İngiltere ve Tibet imza etti.

Çin'in sınır meselesinde anlaşmazlık çıkarmasının ve Simla Anlaşmasını imza etmemesinin sebebi ise, Tibet üzerindeki egemenlik iddialarını ilersi için saklı tutmaktı. Çünkü Çin-Tibet sınırına ait anlaşmaya imza koymak demek Tibet'in bağımsızlığını kabul etmek demekti.

Çin'in o zamanki bu politikası, çok sonra Çin Halk Cumhuriyeti'nin işine yaradı. Çin Halk Cumhuriyeti de ilk günden itibaren Tibet'i Çin'in toprağı saymaya başladı. Ve 1950 Haziranın da patlak veren Kore savaşını fırsat bilen Çin, 7 Ekim 1950 gününden itibaren 30.000 kişilik bir Çin Halk Kurtuluş Ordusu kuvvetini Doğu Tibet'e sokarak ülkeyi işgale başladı. Dikkati çeken bir nokta da, batıda da bir kısım Çin kuvvetlerinin Hindistan'a ait Ladakh eyaletinin Çin'e ve Tibet'e bitişik olan Aksayı Çin (Aksai Chin) bölgesine girip oradan Tibet'e geçmeleriydi.

Tibet'in, Çin tarafından işgali karşısında Tibet, Hindistan'da desteği elde edemedi. Hindistan 31 Ekimde Çin'e verdiği bir notada; Tibet'in işgali ile Hindistan'ın menfaatlerinin de ihlal edildiğini söyledi ise de, Çin'in cevabı, Tibet'in esasen Çin'in egemenliği altında bulunan bir ülke olduğu idi. Bundan sonra Hindistan'ın kımıldayacak hali kalmadı. O kadar ki, hadiseyi Birleşmiş Milletlere götüren Hindistan değil, Tibet oldu. Birleşmiş Milletler'de ise, İngiltere bile Tibet'i desteklemedi. O sırada Birleşmiş Milletler üyesi olan Milliyetçi Çin delegesi dahi, Tibet'in yedi yüzyıldanberi Çin'in bir parçası olduğunu söyledi. Bu durum karşısında Birleşmiş Milletler, meseleyi Çin ile Tibet arasında ikili olarak çözümlenmesine erteledi. İkili olarak çözemezlerse; güya o zaman mesele ele alınacaktı.

Bu durum karşısında Çin, Tibet'in dini ve siyasi lideri Dalai Lama'ya 23 Mayıs 1951'de zorla gizli bir anlaşma imzalattı. Bu anlaşmayı Dalai Lama 1959'da Tibet'ten kaçtıktan sonra açıklayacaktır. 17 maddelik bu anlaşmada Çin "anavatan" olarak zikredilmekle beraber, anlaşmanın 4'üncü maddesi Dalai Lama'nın statüsü ile görev ve yetkilerinin aynen devam edeceğini belirtiyordu. Mamafih Çin, Tibet üzerindeki kontrolunu yerleştirdikçe, 1956'dan itibaren Dalai Lama'nın yetkilerini kısıtlamaya başlayacaktır.

Yine bu anlaşmanın 8'inci maddesine göre, Tibet Ordusu, Çin Halk Kurtuluş Ordusu ile birleştirilecek ve 14'üncü maddeye göre de, Tibet'in dışişlerini Çin idare edecekti.

Görülüyor ki, 17 maddelik anlaşma, görünüşte Tibet'in bağımsızlığını tamamen ortadan kaldırmamış ve hiç değilse yarı-bağımsız bir statü vermişti. Fakat gerçek şuydu ki, Tibet bundan böyle Çin'in kontrolu altına girmişti. Bu sebeple, Tibet hadisesi Hindistan, Çin münasebetlerine büyük ölçüde tesir etti. Dalai Lama, geleneksel olarak Hindistan'la yakın münasebetler içinde bulunduğundan, bu gelişmeler karşısında Çin'e karşı Hindistan'a dayanmak istedi ise de, umduğunu bulamadı. Çünkü, Başbakan Nehru ve Hindistan'ın diğer liderleri, başlangıçta Çin'e karşı bir sempati duyarlarken, şimdi acı bir şekilde Çin gerçeği ile karşı karşıya kalıyorlardı. Çin tehlikesini gördüklerinden, Çin'i kışkırtmamak için münasebetleri yumuşak tutma yolunu tercih ettiler. Bu sebepten Nehru, daha 1951'de ülkesinden kaçıp Hindistan'a sığınmayı tasarlıyan Dalai Lama'ya ülkesinde kalmasını ve 17 maddelik anlaşmasından ayrılmamasını tavsiye etti.

Diğer taraftan, Hindistan'ın Tibet ile geniş ticareti de vardı. Bu ticareti devam ettirebilmek için Hindistan 29 Nisan 1954'de Çin ile bir anlaşma yaptı. Bu anlaşma sonradan çok meşhur oldu. Zira, bu anlaşmanın giriş kısmı, birarada barış içinde yaşamanın meşhur beş ilkesi'ni (Panch Sheela) ihtiva etmekteydi. Buna karşılık, Anlaşmada Tibet'in ismi "Çin'in Tibet Bölgesi" diye geçiyordu ki, bu, Hindistan'ın da Tibet'in Çin'in bir toprağı olduğunu kabul etmesinden başka bir şey değildi.

Bu anlaşmanın bir diğer hususiyeti de, Çin ve Tibet'in Hindistanla olan sınırları hakkında herhangi bir şey söylenmemiş olması idi. Hintliler bundan memnuniyet duydular. Lakin, bu husus Çin'in ilerde kullanabileceği bir koz olarak Çinliler tarafından düşünülmüştü. Hindistan'dan yardım göremeyen Dalai Lama, kuvvete boyun eğmek zorunda kalmıştı. Bu durumu bütün Tibet halkı bildiği için, halk Çin'in kontroluna hiç bir zaman yardımcı olmadı. Bunun da ötesinde, Tibet'in güney-doğusundaki Kham bölgesinde yaşayan Khamba kabileleri Çinlilere karşı gerilla savaşına giriştiler. Khamba'ların beş-altı yıl süren mücadeleleri, onbinlerce kayıp vermeleri dolayısiyle, 1958 yazında kötüye gitmeye başladı ve Khambalar, kitleler halinde, Dalai Lama'nın bulunduğu başkent Lhasa'ya akın etmeye başladılar. Esasında akın eden sivil halk idi, fakat aralarında pek çok da gerilla vardı.

Khamba'ların mücadelesi sırasında Çin, bu ayaklanmayı Dalai Lama'yı kullanarak bastırmak istedi. Fakat Dalai Lama hiç bir zaman kendi halkına cephe almadı. Şimdi, Khamba'ların Dalai Lama'ya sığınmaları ve 10 Mart 1959'dan itibaren Lhasa'dan Çin aleyhtarı gösterilerin başlaması üzerine, Çin kuvvetleri 17 Martta Dalai Lama'nın sarayını topa tutmaya başladılar. Dalai Lama'yı ele geçirmek istiyorlardı. Fakat Dalai Lama sarayından kaçmaya muvaffak oldu. Ailesi ile birlikte kaçan Dalai Lama, 31 Martta Hind sınırından içeri girmeye muvaffak oldu ve 25 Nisan'da Hindistan'ın kuzey doğusundaki Assam eyaletinin başkenti Tezpur'a ulaştı. Bu hadise Çin için büyük bir prestij darbesi idi. Fakat ne var ki, Tibet artık tam manasiyle Çin'in bir eyaletinden başka bir şey değildi.

Tibet'in Çin'in bir eyaleti haline gelmesi, Tibet ile Hindistan arasında yeralan ve Çinlilerin "kan kardeşlerimiz" dediği Nepal'e de tesir etti. Nepal Krallığı daha önce İngiltere'nin kontrolunda iken 1923 de bağımsız olmuştu. Fakat esas itibariyle İngiltere'nin nüfuzu altında idi. Şimdi kuzeyde Çin'in bir kuvvet olarak sivrilmeye başlaması, Nepal'i Hindistan'a karşı Çin faktörünü oynamaya sevketti ve Nepal, Çin'le münasebetlerini geliştirerek Çin'den ekonomik yardım almaya başladı. Tabiatiyle Nepal, Hindistan'dan tamamen kopmayarak, Çin ile Hindistan arasında görünürde tarafsız bir politika izlemeye başladı.

Hindistan-Çin münasebetleri bu şekilde menfi gelişmelere sahne olurken, 1960'ların başından itibaren Çin-Sovyet münasebetlerinin de bozulmaya başladığını burada hatırlatalım. Bu durum ise, Hindistan'ı giderek Sovyet Rusya'ya dayanma yoluna sevketti. Bu da Çin'in büsbütün hoşnutsuzluğuna sebep oldu. Esasen Çin, başlangıçtan beri Hindistan'ı "Batı emperyalizmi"nin bir aleti olarak görmekteydi.

1959 Martında Tibet'in tüm işgalinden sonra, Çinliler, 1959 yazından itibaren bilhassa kuzey-batı'daki Hind eyaleti Ladakh topraklarına zaman zaman girmeye başladılar. Çinliler bununla da yetinmeyerek, bir takım haritalar yayınladılar. Bu haritalarda Hindistan'ın kuzey toprakları Çin'in sınırları içinde gösterilmekteydi. 1960-1962 arasında da Çin ile Hindistan arasında sınır hadiseleri hiç eksik olmadı.

Durum bu şekilde iken, 20 Ekim 1962 sabahından itibaren 20.000 kişilik bir Çin kuvveti Hindistan'ın kuzey doğu bölgesindeki Çin-Hind sınırlarından içeri girmeye başladı. Bir başka Çin kuvveti de kuzeybatı'daki Ladakh eyaleti sınırlarından içeri girip Aksa'yı Çin (Aksai Chin) bölgesini işgale başladı. Bu iki istikametteki Çin saldırısı karşısında Hindistan ağır bir yenilgiye uğradı. Çin 21 Kasım 1962'de tek taraflı olarak ateş-kes ilan etti. Çünkü her iki bölgede de istediği stratejik toprakları ele geçirmişti.

Çin'in Hindistan'a saldırısı karşısında, Sovyet Rusya Hindistan'ın yanında yer aldı. Amerika ise Hindistan'a silah yardımı yaptı. Zaten bu durumdur ki, Çin'in askeri harekatı daha ileriye götürmesini önledi. Öte yandan, Hindistan da tarafsızlık ve bağlantısızlığın bedelini çok acı bir şekilde ödemiş olmaktaydı. Bundan dolayı, Hindistan, bağlantısızlığı bırakmamakla beraber, hem Amerika ile münasebetlerini koparmamaya ve hem de Çin "dev"ine karşı, Sovyet Rusya'nın süper-gücü ile yakın münasebetler kurmaya ehemmiyet verecektir. Bilhassa bu sonuncu nokta, Hindistan'ın dış politikasında, Nehru'dan sonra daha da kuvvetlenecektir.

Kaynak : Fahir ARMAĞANOĞLU - 20.Yüzyılın Siyasi Tarihi