Ana Sayfa « E-tarih.org    
 
   
  TÜRK DIŞ POLİTİKASI 1960-1980
      Türk-Sovyet Münasebetleri
  » Üst Konu
Genel Görünüm
Kıbrıs Buhranları
Türk-Amerikan Münasebetleri
Türk-Sovyet Münasebetleri
Türk-Yunan Münasebetleri
Türkiye ve Orta Doğu
Yunanistan'ın NATO'ya Dönmesi

 
Türk-Sovyet Münasebetleri

  1960'lar başlarken, Türk-Sovyet münasebetleri, 1950-1960 arasındaki Orta Doğu hadiseleri sırasında zaman zaman vukubulan karşılıklı sertleşmelerin tesiri altında meydana gelen bir soğukluk dönemini yaşamaktadır. Her ne kadar Türkiye, 1960 yılının başlarında Sovyetlerle münasebetleri düzeltmek için harekete geçmiş ise de, 27 Mayıs 1960 darbesi ile bu teşebbüs gerçekleşememiştir. 27 Mayıs askeri idaresinin başında Sovyet Rusya, bu iktidar değişikliğini ve Amerika'ya çok bağlı olan bir iktidarın düşürülmesini fırsat bilerek Türkiye'ye bir yanaşma teşebbüsünde bulunmuş ise de, askeri idarenin, Türkiye'nin Batı ittifaklarına sadık kalma kararı, Sovyetlerin, umduklarını bulamamalarına sebep olmuştur.

  1961 Ekim seçimleri ile Türkiye'de demokratik rejim yeniden kurulduktan sonra ve 1964 Kıbrıs buhranlarına kadar olan dönemde, Türk-Sovyet münasebetleri soğukluğundan hiçbir şey kaybetmemekle beraber, iki devlet arasında bazı temaslar olmuştur. Fakat bunda, daha ziyade, Türkiye'nin Sovyetlerle gereksiz yere sürtüşmeye girmeme çabası büyük rol oynamıştır.

  Denebilir ki, 1964 yılı içindeki Kıbrıs gelişmeleri, Türk-Sovyet münasebetlerini yeniden eski havasına sokmuştur. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ve Makarios'un bağlantısızlık politikası, Sovyetleri çok hoşnut ettiği ve Doğu Akdeniz stratejisi bakımından işlerine yaradığı için, buhran sırasında daima Makarios'u desteklemişlerdir. Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesinin de daima karşısına çıkmışlardır. Çünkü, Sovyetlerin en büyük endişesi, Türkiye'nin adayı kısmen de olsa kontrol altına alması halinde, Kıbrıs'ın bir NATO üssü haline gelmesi ihtimali idi. Türkiye'nin antlaşmalardan doğan müdahale hakkı da Sovyetler için bir mana ifade etmiyordu. Bundan dolayı da "dışardan müdahale"ye karşı idiler, Türk ve Rum toplumları kendi meselelerini  kendileri halletmeliydiler. Bunun manası ise, Kıbrıs Türk toplumunun rum toplumunun hakimiyeti altına düşmesini Sovyetlerin kabul ettiği ve hatta istediği idi. Böyle bir görüş ise, Türkiye'nin, Türk toplumunun varlığını koruma karar ve politikası ile taban tabana ters düşüyordu.

  1964 yılında Sovyetler, Kıbrıs hadiselerinin gelişmelerine paralel olarak, Türk hükümetine zaman zaman verdikleri notalarla, "dışardan müdahale"ye yani Türkiye'nin müdahalesine karşı olduklarını bildirmişler ve 8-9 Ağustos 1964 bombardımanında Türkiye'nin bombardımanı hemen durdurmasını istemişlerdir. Mamafih, şunu da belirtelim ki, bu notalarda bir uyarı mahiyeti bulunmakla beraber, Sovyetlerin sertlikten kaçınmaya itina ettikleri de gözden kaçmamıştır.  

  5 Haziran 1964 tarihli Johnson mektubu nasıl Türk-Amerikan münasebetlerinde bir dönüm noktası olmuş ve bu münasebetlerde bir yapı değişikliği neticesini vermiş ise, yine bu mektup, Türk-Sovyet münasebetlerini de yeni ve farklı bir gelişme dönemine sokmuştur. Burada bazı noktaları belirtmekte yarar görüyoruz. Şöyle ki: 1964 yılından itibaren Türk Amerikan ve Türk-Sovyet münasebetlerindeki değişikliğin başlangıcı ve esas faktörü sadece Kıbrıs meselesi değildir. Biraz önce de belirttiğimiz gibi, esasında Türkiye'nin Sovyet Rusya ile münasebetlerine daha yumuşak bir mahiyet verme niyet ve teşebbüsleri 1950'lerin sonunda zaten ortaya çıkmaya başlamıştı. Türkiye bu sıralarda, Sovyetlerle devamlı gerginliğin mahzurlarını görmeye başlamıştı. Çünkü, 1954-1960 arasında Türkiye'nin Orta Doğu ile münasebetleri devamlı bozulurken, Sovyetlerle münasebetleri de gerginlikten gerginliğe atlıyordu. Bir halde ki, Türkiye kuzeyden ve güneyden iki baskı arasına giriyordu.

  Bir diğer nokta da, Türkiye'nin bilhassa 1964'ten itibaren Sovyetlerle münasebetlerini düzeltmeye başlaması, bir çok devletin yaptığı gibi, bir büyük kuvveti diğerine karşı oynamak gibi basit bir politika değildir. Bu politikanın sebebi, 1964'de ilk defa bir gerçeğin ortaya çıkmasıdır. 1947'den 1964'e kadar geçen 17 yıl içinde Türkiye Amerikaya sadakatle bağlanmış ve NATO'dan fazla Amerika'yı güvenliğinin temel dayanağı yapmıştır. Johnson mektubu, bu dayanakta ilk defa bir şüphe yarası açmış ve bir itimad buhranının ilk tohumlarını atmıştır. Bu ise Türkiye'ye, kuzey komşusu bir süper-devletle devamlı bir gerginlik içinde olmanın gereksizliğini ve bu münasebetleri, Sovyetlerden karşılık bulduğu sürece, yumuşak bir zemin üzerinde tutmanın yararını göstermiştir.

  Nihayet, Türk-Sovyet münasebetleri için bir noktayı daha vurgulamak gerekir: 1964'den bu yana, Türk-Sovyet münasebetlerinin en mühim unsuru mütekabiliyet, yani karşılıklılıktır. Türk dış politikasının temeli Batı ittifakı olduğu için, mütekabiliyet prensibinin tatbikatı zaman zaman hususi durumlar göstermekle beraber, Sovyetlerle münasebetlerimizde mütekabiliyet en hassas dış politika prensibi olmuştur ve olmak zorundadır. Yani, Türkiye Sovyet Rusya ile iyi komşuluk münasebetlerini, bu arzusuna Sovyetlerden yeteri ve gerekli karşılığı bulduğu sürece devam ettirebilme imkanına sahiptir.

  1950'lerin gerginlik döneminden sonra, Türk-Sovyet münasebetlerinin ilk açılması, Sovyetlerin daveti üzerine, Türkiye Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin'in 30 Ekim-6 Kasım 1964 tarihlerinde Moskova'ya yaptığı ziyaretle olmuştur. Bu ziyaretin neticesi, 1964 yılı içindeki Türk-Sovyet münasebetlerine adeta ters düşmüştür. 6 Kasımda yayınlanan bildiride, iki husus ağır basmaktaydı: Biri, Türk-Sovyet münasebetlerinin, barış içinde bir arada yaşamanın beş temel prensibine dayandırılması gerektiği idi. İkincisi ise, Sovyetlerin, Kıbrıs'a dışardan müdahaleye karşı gelmelerine rağmen, adada iki ayrı milli toplum'un varlığını kabul etmeleri idi. Bundan sonraki gelişmelerin göstereceği gibi, Sovyetlerin, içişlerine karışmama gibi, barış içinde bir arada yaşamanın en mühim prensibine ne kadar saygı gösterdikleri çok su götürür. Lakin iki hususun varlığı inkar edilemez : Biri Kıbrıs konusunda söylediklerini samimi olması ve bu söylediklerine samimiyetle bağlı kalmaları ve diğeri de, Sovyetlerin de Türkiye ile münasebetlerini yumuşak bir zemin üzerinde yürütme arzularıdır. Bu arzunun da bir takım taktik ve diplomatik sebeplere dayandığı söylenebilir. Bunu karşılamak ve gerekli politik davranışı almak elbetteki Türkiye'ye düşmektedir. Yalnız, Sovyetlerin de Türkiye ile bozuşmak istemedikleri bir gerçektir.

  Dışişleri Bakanı Erkin'in Moskova ziyaretinden sonra, Türk-Sovyet münasebetlerinin trafiği birdenbire artmıştır. Amerika'ya olan küskünlüğümüzden, Sovyetlerin en fazla şekilde yararlanmak istedikleri gözden kaçmamıştır. Sovyetler Birliği Yüksek Şura Başkanı Podgorny başkanlığındaki bir Sovyet parlamento heyeti 4-13 Ocak 1965 günlerinde Türkiye'yi ziyaret etmiş ve Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Gromyko da 21 Ocak'da, Sovyetler Birliği hükümet organı olan Izvestia (Haberler) gazetesine verdiği demeçte, Sovyetler Birliği'nin Enosis'e karşı olduğunu, federal sistemin Kıbrıs için bir çözüm şekli olabileceğini söylemiştir. Gromyko'nun bu sözleri bir hafta önce Podgorny'nin söylediklerinden bir adım daha ileri gitmekteydi. Çünkü, Podgorny, Ankara'daki konuşmalarında, ne Enosis'ten ve ne de federasyondan söz etmemiştir. Gromyko'nun bu demeci Türkiye'de gayet müsbet bir şekilde karşılanırken, Yunanistan'da ve Kıbrıs rumları arasında hoşnutsuzlukla karşılanmıştır. Çünkü,  çok değil, altı ay öncesine nisbetle, Dışişleri Bakanı Gromyko'nun  bu sözleri, Sovyetlerin Kıbrıs politikasının bazı ana unsurlarında mühim değişiklikleri ifade etmekteydi.

  Sovyet Dışişleri Bakanı Gromyko, 17-22 Mayıs 1965 günlerinde Ankara'yı ziyaret etmek suretiyle, Dışişleri Bakanı Erkin'in 1964 sonbaharındaki ziyaretini iade etmiştir.

  Bunun arkasından, Sovyetlerin Türkiye'ye karşı bir barış ve dostluk kampanyası başlamıştır. Sovyetler Birliği Başbakanı Aleksey Kosigin, 3 Temmuz 1965'de, Ankara'da yayınlanmakta olan haftalık Akis  dergisine verdiği demeçte; "Biz politik sahada, ekonomik sahada, kültürel sahada işbirliği yapmalıyız... Sovyetler Birliği'nin Türkiye'den hiç bir toprak talebi bulunmadığını size beyan ederim" diyordu.

  1965 Ekiminde Türkiye'de genel seçimler vardı. Sovyetler, bu seçimleri kendi yararlarına kullanmak istediklerinden o sırada Başbakan olan Suat Hayri Ürgüplü'nün, seçimlerden önce Rusya'yı ziyaret etmesini istediler. O sırada Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel Başbakan Yardımcısı bulunuyordu. Gerek AP, gerek CHP, Başbakan Ürgüplü'nün bu seyahatini desteklediler ve Sovyetlerin oynamak istedikleri oyun neticesiz kaldı. Yani Türkiye'nin iç politika hayatında bir bölünme meydana gelmedi. Aksine, Başbakan Ürgüplü'nün 9-17 Ağustos 1965 tarihlerinde Sovyet Rusya'ya yaptığı ziyaretten sonra ise, Türk-Sovyet münasebetleri ekonomik alanda da yeni bir gelişme hızı kazanmıştır. Zira bu ziyaret sırasında, Sovyetlerin, kredi yoluyla ve bedeli ihraç ürünlerimizle ödenmek üzere, Türkiye'de bir takım sınai tesisler kurmaları hususunda prensip anlaşmasına varılmış ve 1965 Ekiminde iktidara gelen Adalet Partisi hükümeti sırasında yapılan anlaşmalarla da bu tesislerin inşasına geçilmiştir. İskenderun demir-çelik sanayi, İzmir'de Aliağa rafinerisi Seydişehir aleminyum kompleksi, gibi tesisler böyledir.

  Ekonomik münasebetlerin bu gelişmesine paralel olarak siyasi münasebetler de gelişme seyrini muhafaza etmiştir. Sovyetler Birliği Başbakanı Kosigin 20-27 Aralık 1966 tarihlerinde Ankara'yı ziyaret ederken, Türkiye Başbakanı Süleyman Demirel de 19-29 Eylül 1967 tarihlerinde Sovyet Rusya'yı ziyaret etmiş ve büyük alaka ile karşılanmıştır. Bu karşılıklı ziyaretleri, Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil'in 8-12 Temmuz 1968 tarihlerinde Moskova'yı ve 12-21 Kasım 1969 tarihlerinde de Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın Sovyetler Birliğini ziyaretleri izlemiştir.

  1970'li yıllarla birlikte Türk-Sovyet münasebetlerindeki bu tatlı hava sona ermeye başlamış ve münasebetler bir durgunluk ve hatta, yeniden soğukluk dönemine girmiştir. Zira 1968'de Türkiye'de başlayan sol hareket ve kaynaşmaları giderek anarşi ve teröre dönüşürken, Sovyet kontrolu altında bulunan sosyalist ülkelerin basın ve yayın organları, bir yandan Türkiye'deki rejim aleyhine yayınlar yapmış, bir yandan da anarşi ve terörün kışkırtıcısı olmuşlardır. Bir yandan anarşi ve terörün esas itibariyle Marksist karakterde olması, öte yandan bu kışkırtıcı yayınlar, Türk kamuoyunun gözünden kaçmamış ve Sovyet Rusya hakkındaki şüphecilik ve güvensizlik yeniden canlanmaya başlamıştır.

  Türkiye'nin 1974, Kıbrıs harekatına Sovyet Rusya'nın karşı çıkması ve 23 Ağustos 1974 deklarasyonu ile, Türk askerinin adadan çekilmesini istemesi, Garanti Antlaşmasını geçeriz sayması ve Kıbrıs meselesinin milletlerarası bir konferansta ele alınmasını istemesi; bu atmosferde olmuştur. 1963-1964 Kıbrıs buhranında Sovyetler, dışardan müdahaleye, yani Türkiye'nin adaya ayak basmasına karşı gelmişlerdi. Şimdi ise, Türkiye adaya ayak bastığı gibi, adanın üçte birini de kontrolu altına almıştı. Tabiatiyle bu durum Sovyetlerin hoşlanacağı bir durum değildi. Bu sebeple, 1974 Kıbrıs buhranında Türkiye'nin karşısına çıkan devletlerden biri de Sovyet Rusya olmuştur.

  Sovyetlerin Türkiyeden yüz çevirmesinde, Yunanistandaki gelişmeler de rol oynamıştır. Türkiyenin birinci Kıbrıs harekatı üzerine 23 Temmuzda Yunanistanda askeri rejimin işbaşından çekilmesi ve Karamanlis hükümetinin kurulması ve Yunanistan'ın NATO'dan çıkması ve bilhassa bu sonuncu faktör, Sovyetleri çok sevindirmiştir. Ve derhal Yunanistan'a yanaşmaya başlamışlardır.

  Mamafih, Sovyetleri sevindirecek bir ikinci gelişme daha oldu. Amerikan silah ambargosunun, Şubat 1975 ile Eylül 1978 arasında, Türk-Amerikan münasebetlerini tahrip etmesi ve ambargonun menfi tesirlerinin 1978'den sonra da devam etmesi, şüphesiz Sovyetleri hoşnut bırakacak bir durumdu. Fakat bu durumdan yararlanıp, Türk-Sovyet münasebetlerini yeniden dinamik bir hale getirme imkanını elde edemediler. Çünkü, ambargo yılları, aynı zamanda, anarşi ve terörün Türkiyede kol gezdiği ve 49 çeşit Marksist ve komünist kuruluş veya grubun bu anarşi ve terörde rol aldığı bir atmosferde, Türk kamu oyunun Sovyet Rusya'ya bir sempati beslemesi ve Türk hükümetlerinin de Sovyetlerle münasebetleri geliştirmeye teşebbüs etmesi elbetteki mümkün değildi ve bu bir çelişki olurdu.

  Bundan dolayıdır ki, Amerikan Kongresi 1978 Temmuz sonu ile Ağustos başında, Türkiye'ye tatbik edilmekte olan ambargoyu kaldırmaya karar verdiği zaman, Yunanistan'dan sonra, buna karşı gelen ikinci devlet Sovyet Rusya oldu. Sovyet Rusya, Türkiye'nin silahlanmasını ve Türk-Amerikan münasebetlerinin düzelmesinden hiç hoşlanmadığını açığa vurmaktan çekinmedi. Moskova, ambargonun kaldırılıp, Türkiye'ye silah verilmesini, barış için bir tehlike ve Doğu Akdeniz ve Ege'de bir dengesizliğin kurulması olarak telakki etmiştir. Tabi, Sovyetlerin bu tepkisi Türkiye tarafından hiç de hoş karşılanmadı.

  12 Eylül 1980 harekatı olduğunda, Türk-Sovyet münasebetleri tam bir durgunluk ve hatta soğukluk içinde bulunuyordu. 12 Eylül rejiminin anarşi ve terörü ezmedeki kararlılığı ve başarısı ve ayrıca 1980 Kasım seçimlerinde Amerikada Reagan idaresinin işbaşına gelir gelmez Türkiye ile çok yakın münasebetler kurmaya ehemmiyet vermesi ve faaliyet sarfetmesi, Sovyetleri memnun etmemiştir. Fakat 12 Eylül idaresinin, ülkede huzur ve sükunun sağlanmasında mühim adımlar atmasını müteakip dış politikaya daha fazla eğilmeye başlamasiyle birlikte, çok yönlü dış politikaya yönelmesi, Sovyetlerle olan münasebetlerin de yumuşaması neticesini vermiştir. 12 Eylül idaresi, Amerika ile olan münasebetleri kuvvetlendirirken, Sovyetlere tamamen sırt çevirme gibi bir yola gitmek istememiştir. Bu ise, doğru olan ve gerçekçi bir yoldu.

Kaynak : Fahir ARMAĞANOĞLU - 20.Yüzyılın Siyasi Tarihi