Ana Sayfa « E-tarih.org    
 
   
  BLOKLARDA YAPI DEĞİŞİKLİĞİ
      Doğu Bloku Gelişmeleri
      Moskova Komünist Partiler Konferansı
  » Üst Konu
Çin'de Proleter Kültür İhtilali ve Sonrası
Çin-Amerikan Münasebetlerinin Düzelmesi
Moskova Komünist Partiler Konferansı
Moskova-Pekin Çatışması
Romanya'nın Bağımsızlık Politikası
Sovyet Rusya'nın Çekoslovakya'yı İşgali

 
Moskova Komünist Partiler Konferansı

1956 Şubatındaki 20'inci Kongrede Stalin putunun yıkılması ve sosyalizme giden farklı ve çeşitli yolların mevcut olduğu görüşünün benimsenmesi, Kruşçev'in başına dert açtı. Polonya ve Macaristan ayaklanmaları doğrudan doğruya bu Kongrenin doğurduğu neticelerden başka bir şey değildi.

Bundan da mühimmi, sosyalizm konusunda kendi bağımsız yolunu seçmiş ve Moskova'dan kopmuş bulunan Yugoslavya, diğer sosyalist ülkelere de örnek ve farklı bir sosyalizm için yeni bir model olmaya başlıyordu. Bunda, Stalin'in ölümünden sonra, Kruşçev liderliğinin Yugoslavyaya yanaşmaya başlaması da büyük rol oynamıştır. O kadar ki, 1955 Mayısında Kruşçev, Bulganin ve Mikoyan'dan oluşan yüksek seviyedeki bir Sovyet heyeti Yugoslavya'yı resmen ziyaret etti. Şimdi "sosyalizmin büyük anavatanı" Tito'dan özür diliyordu. Kruşçev Belgrad havaalanında yaptığı konuşmada, Yugoslav ve Sovyet komünist partileri arasındaki bağların kopmasının tek suçlusunun Beria olduğunu, lakin artık bu dönemin geride kaldığını söyledi.

Mesele bununla da kalmadı. İki ülke liderleri arasında yapılan görüşme ve müzakerelerden sonra, Belgrad'da Haziran 1955 de yayınlanan ortak Deklarasyon'da, sadece sosyalizme giden ayrı yolların olmadığı, fakat aynı zamanda "farklı sosyalizm modelleri"nin de mevcut olduğu belirtilmekteydi.

Böylece, Stalin'in ölümü aynı zamanda bir "Titotizm" dönemini de açmış olmaktaydı. Şimdi Yugoslavlar Titoizmi, başka ülkelere de ihraç edilebilecek bir doktrin olarak telakki etmeye başlıyorlardı.

20'inci Kongre ise Titoizmin resmen kabulünden başka bir şey değildi. Yugoslavlara göre 20'inci Kongre, Stalinizmin tabutuna çakılmış son çivi oldu. Çünkü 1956 Haziranında yayınlanan ortak Yugoslav-Sovyet Deklarasyonu, sosyalizmin farklı yolları ile sosyalizmin çeşitliliğini bir kere daha teyid etti.

Lakin Kruşçev'in bu tutumu, beklemediği ve istemediği iki netice doğurdu. Birincisi, Kruşçev, Yugoslavya'nın tekrar sosyalist kampa döneceğini ümit etmişti ki, bu gerçekleşmedi. Yugoslavya Doğu Bloku'na katılmadığı gibi, tarafsızlık politikasında ısrar edecek ve 1950'lerin sonlarında belirmeye başlayan Bağlantısızlar Bloku'nun liderliğini ele alacaktır.

İkincisi ise, Titoizmin veya başka deyişle, farklı yolların ve farklı sosyalist modellerin varlığı kavramının, diğer sosyalist ülkeler üzerinde yaptığı tesir ve sosyalist kamp içinde bir gevşemeye sebep olmasıdır. Bir halde ki, "Sovyet İmparatorluğu" dağılma tehlikesine doğru sürüklenmekteydi. Bundan dolayıdır ki, 1956 yazından itibaren, bir yandan "Anti-Stalinizm" kampanyası yavaşlatılmaya çalışılırken, diğer yandan da, sosyalist kamp içindeki gevşemeyi önleyecek tedbirler alınmaya başladı. 1956 Eylülünde, sosyalist ülkeler komünist partilerine gönderilen gizli mektuplarda bu partilerin Yugoslav modelini robot gibi taklit etmeye kalkmamaları hususunda uyarıldı.

1956 Macar İhtilali, Sovyet liderlerinin gözünü daha da açtı ve 1957 yılında, bir yandan Titoizm tehlikesine karşı tedbirler yoğunlaştırılırken, bir yandan Stalin dönemi daha objektif bir açıdan değerlendirilmeye başlandı. Moskova'da yayınlanan Voprosy Istorii (Tarih Meseleleri) dergisinin 1957 Haziran-Temmuz sayısında, "Stalin vahim hatalar yapmış olmakla beraber, biz onun faaliyetlerini sadece bu hataların prizmasından bakarak değerlendiremeyiz. Aksi takdirde, Stalin'in, büyük bir Marksit-Leninist şahsiyet olarak yer aldığı Parti tarihimizi de saptırmış oluruz" derken, 1957 sonlarında Kruşçev de, "Stalin hatalar yapmıştır. Lakin, mademki bizler onunla beraber çalıştık, bu hataların sorumluluğunu da paylaşmalıyız" diyordu.

1957 yılı sonlarında sosyalist kampın durumu şudur: Tito'nun Yugoslavyası artık Moskova'dan tamamen kopmuştur. Polonya ise, ancak Gomulka gibi ılımlı ve milliyetçi bir komünistin kontroluna verilmekle kurtarılabilmiştir. Macar ihtilali ise, ancak kanlı bir şekilde bastırılabilmiş ve bu da komünizmin ve Sovyet Rusya'nın milletlerarası prestijine ağır bir darbe olmuştur. Çinle olan anlaşmazlık ancak 1958'den itibaren ortaya çıkmaya başlayacak ise de, dış politika konularında görüş ayrılıkları da kendisini göstermekten geri kalmamaktadır.

Bu sebeple, Kruşçev, sosyalist kamp içindeki bağımsızlık temayüllerine son vermek, sosyalist bloka bir çeki düzen vermek ve bilhassa Moskova'nın diğer komünist ülkelerle, diğer ülkelerdeki komünist partileri üzerindeki otoritesini pekiştirerek, sosyalist kampın ve milletlerarası komünizmin dayanışma ve bütünlüğünü sağlamak amacı ile Moskova'da, bütün komünist partilerinin katılacağı bir konferans düzenlemeye karar verdi. 1957 Kasımı, Rusya'da Bolşevik ihtilalinin, yani Komünist Partisi'nin iktidarı ele geçirişinin ve Sovyet Rusya'nın kuruluşunun 40'ıncı yıldönümü idi. Bu yıldönümü böyle bir Konferans için iyi bir fırsat oldu.

Komünist Partiler Konferansına 64 ülkenin komünist partileri katıldı. Fakat Konferans iki safhada yapıldı. 14-16 Kasım 1957 günlerinde, sosyalist bloka dahil 12 ülkenin komünist partileri liderleri katıldı ve bu toplantı sonunda bir Deklarasyon yayınlandı. Bu toplantıya Yugoslavlar katılmadıkları gibi, Deklarasyon'u sonradan imzalamayı da reddettiler.

Konferansın ikinci kısmı 16-19 Kasım 1957 günlerinde yapıldı ve buna 64 komünist partisi katıldı. Bu ikinci toplantının sonunda ise bir Barış Manifestosu yayınlandı.

Mühim olan 12 Maddelik Delarasyon'du. Doğrusu aranırsa, Deklarasyon Sovyetlerin istediklerini tamamen gerçekleştirmiş değildi. Konferans sırasında yapılan konuşmalar ve çeşitli propagandalarla, Sovyet Rusya'nın 40 yılda gerçekleştirdiği her sahadaki büyük başarılar göklere çıkarılarak, Marksizm-Leninizm'deki tartışmasız öncülüğü ve liderliği ortaya konulmuş ise de, sosyalizmin farklı yolları ve modelleri kavramı tamamen bertaraf edilememişti. Çünkü, Deklarasyona göre, sosyalizmin inşasında, bütün ülkelerde tatbiki gereken "temel kanunlar" olduğu, proleterya diktatörlüğünün ve proleter enternasyonalizminin gerçekleşebilmesi için bu "temel kanunlar"a bağlı kalınması gerektiği belirtildikten sonra, ancak bu temel kanunların veya prensiplerin tatbikinden sonradır ki, "her ülkenin tarihi şartları ile milli hususiyetlerinin" gözönüne alınabileceği söylenmekteydi. Yani, her ülkenin tarihi şartları ile milli hususiyetleri tamamen inkar edilmemekteydi.

Diğer taraftan, Deklarasyon, bir yandan Revizyonizmi, yani bağımsız bir yol tutmayı esas tehlike sayarken, öte yandan Dogmatizmi, yani Stalinizmi de mahkum etmek suretiyle bir orta yol takip etmeye de dikkat etmişti.

Şüphesiz, 1957 Komünist Partiler Konferansı Sovyet Rusya'nın liderliğini tartışmasız kabul ederek, Moskova'nın ve Kruşçev'in, milletlerarası komünizm hareketi üzerindeki otoritesini kuvvetlendirmiştir. Fakat bir başka gerçek de, bu hareket içinde farklı düşüncelerin de ortaya çıkmaya başladığı ve bilhassa sosyalist kamp içinde bunun Moskova'ya rağmen ortaya çıktığı ve dolayısiyle, sosyalist blokun bir yapı değişikliğinde ilk adımı attığıdır.

Sovyetler bu Konferansta, dünya komünist partilerini devamlı kontrolları altında tutabilmek için, bu çeşit konferansların belirli sürelerle yapılmasını mecburi hale getiren bir karar aldırtmak istemişlerse de muvaffak olamamışlardır. Bu hadise de, Doğu Bloku'nun iç gelişmeleri bakımından üzerinde durulacak bir noktadır. Bununla beraber, ikinci konferans 1960 Kasımında yine Moskova'da yapılmış ise de, Sovyetler bu Konferansı, bütün dünya komünist partilerini, Çin'e karşı bir kuvvet gösterisi olarak Moskova etrafında birleştirmek gayesiyle düzenlediklerinden, bu konuya aşağıda Moskova-Pekin Çatışması kısmında temas edeceğiz. Hemen söyliyelim ki, 1960 Komünist Partiler Konferansı Moskova'nın otoritesini daha da zayıflatmıştır.

Kaynak : Fahir ARMAĞANOĞLU - 20.Yüzyılın Siyasi Tarihi