Ana Sayfa « E-tarih.org    
 
   
  BLOKLARDA YAPI DEĞİŞİKLİĞİ
      Doğu Bloku Gelişmeleri
      Çin-Amerikan Münasebetlerinin Düzelmesi
  » Üst Konu
Çin'de Proleter Kültür İhtilali ve Sonrası
Çin-Amerikan Münasebetlerinin Düzelmesi
Moskova Komünist Partiler Konferansı
Moskova-Pekin Çatışması
Romanya'nın Bağımsızlık Politikası
Sovyet Rusya'nın Çekoslovakya'yı İşgali

 
Çin-Amerikan Münasebetlerinin Düzelmesi

Çin 1949 Ekiminde milletlerarası sahneye çıktığı andan itibaren Amerika'nın şiddetli bir muhalefeti ile karşılaşmıştır. Zira, komünist Çin'in ortaya çıkması Uzak Doğu ve Asya'daki kuvvetler dengesinde Amerika'nın aleyhine büyük bir değişiklik meydana getirmişti. Bu iki bölgede milletlerarası komünizm büyük bir güç kazanmış olmaktaydı. Amerika bu gücün tesirini azaltmak için, Çin Halk Cumhuriyetini milletlerarası hayattan mümkün olduğu kadar uzak tutmaya çalışmış ve bunun için de Çin'in başka devletlerce tanınmasını önlemek için çaba harcamıştır. O kadar ki, Amerika, Çin'i tanıyan devletlere olan yardımını hemen kesmekteydi. Tabiatiyle bu durum da, Çin'in Amerika'yı en büyük düşman olarak görmesine sebep olmuştur. O kadar ki, Kruşçev zamanında Sovyetlerin Amerika ile bir uzlaşmaya varmak istemeleri Moskova-Pekin çatışmasının başlıca konularından birini teşkil etmiştir.

Fakat Proleter Kültür İhtilali'nden sonra hem Amerika'nın ve hem de Çin'in durumunda mühim değişiklikler oldu. Sovyet Rusya'nın, kuzeyden, güneyden ve güney-batıdan Çin'i nasıl bir baskı çemberi içine aldığına biraz yukarda değinmiştik. Bunun yanında, başka faktörler de Çin'i yeni bir dış politika oluşturmaya itmiştir. Bunun başında Çin'in sertlik politikası geliyordu. Çin şunu gördü ki, sertlik politikası ve her yere "ihtilal" ihraç etmeye çalışması bir korku ve ürkeklik yaratmış ve bir çok devlet Çin'e yanaşmaktan çekindiği için, Çin adeta bir yalnızlığa mahkum olmuştur. Bu sebeple Çin, "halktan halka münasebetler" dediği başka ülke halklarını ihtilale kışkırtmaktan vazgeçerek, "devletten devlete münasebetler" dediği bir yumuşaklık politikasını benimseyerek ve dış politikasının alanını genişletmek suretiyle Sovyet Rusyaya karşı çok alternatifli bir dış politika oluşturmaya karar vermiştir. Buna Çin dış politikasının "revolüsyon" dan "evolüsyon"a geçmesi denmektedir. Yani başka ülkelerde proleter ihtilalinin gerçekleşmesini şartların olgunlaşmamasına bırakması ve zorlama yolunu terketmesidir.

Çin'i dış politikasında yumuşamaya sevkeden bir başka sebep de, tanınma meselesidir. Batılı ülkeler arasında Çin'i tanıma temayülü artmaya başladığı gibi, Çin'in Birleşmiş Milletler üyeliği için her yıl yapılan oylamalarda da aldığı oylar da artmaktaydı. Lakin Çin'in sertlik politikası, bu müsbet havanın daha hızlı bir şekilde gelişmesini engellemekteydi.

Çin için bir endişe kaynağı da Japonya idi. İkinci Dünya Savaşı'nın bu yenilmiş devleti şimdi Uzak Doğu'da bir büyük ekonomik kuvvet olarak sivrilmeye başlamıştı. Sovyet Rusya da Japonya ile yakın münasebetler kurmaya çalışıyordu ki, Çin bundan da hoşlanmadı. Japonya faktörünü tesirsiz bırakmanın yolu Amerika'dan geçmekteydi. Çünkü Japonya Amerika'nın nüfuzu altında idi. Kaldı ki, Çin'e göre, Japonya ile bir münasebete girişmek ekonomik bakımdan Çin için de yararlı olabilirdi. O halde Amerika unsuru ehemmiyet kazanıyordu.

Hadiseler hemen hemen aynı anda Amerika'yı da Çin'e karşı eski tutumunu değiştirmeye sevketmiştir. Amerika'nın tutum değişikliğinde rol oynayan en mühim sebep Vietnam Savaşıdır. 1960'ların başında Kuzey Vietnam ile Güney Vietnam arasında başlayan çatışmalar

giderek bir savaş halini almış ve başlangıçta Güney Vietnam'ı sadece yardım suretiyle destekleyen Amerika, 1965 Ocak ayından itibaren Kuzey Vietnam'ı bombalamaya başlayarak, Vietnam savaşının içine gömülmeye ve Vietnam bataklığına girmeye başlamıştır. Bu da Amerika'nın "sertlik politikası" idi. O kadar ki, bir süre sonra onbinlerce Amerikan askeri Vietnam'da komünistlere karşı savaşmakta idi.

Amerika'nın Uzak Doğu'daki bu sertlik politikası, Kuzey Vietnam'ı bombardıman ederek ve Güney Vietnam'a Amerikan askerlerini göndererek savaşı tırmandırması, daha başlangıçtan itibaren Amerikan kamu oyunun sert tepkilerine ve tenkitlerine sebep oldu. Aslına bakılırsa, Amerika'nın Vietnam savaşına bu derece bulaşması, Avrupalı müttefikleri tarafından da hoş karşılanmamış ve Avrupa ile Amerika arasındaki görüş ayrılıklarının derinlemesi bu yıllara rastlamıştır. De Gaulle Fransası'nın NATO'nun askeri entegrasyonundan ayrılmaya 1965 yılında karar vermesi, basit bir tesadüften ibaret değildir. Amerika'nın bazı baskılarına rağmen, keza NATO'nun diğer üyeleri de Amerika'nın Vietnam politikasına bulaşmamaya bilhassa dikkat etmişlerdir.

Kısacası, Çin'in diplomatik yalnızlığı gibi, bu sertlik politikası dolayısiyle, Amerika da ilk defa olarak hem içerde kamu oyunda ve hem de liderliğini yaptığı ittifak sistemleri içinde bir "yalnızlık" ile karşılaşıyordu. Amerika bu açmazı kırmak zorunda olduğunu anladı ise de, bunu ancak, 1968 Kasım seçimlerinde Cumhurbaşkanlığına seçilen Richard Nixon yapabildi.

1968 Kasımında Nixon'ın Başbakan seçildiği sıradadır ki, Çin'de de Proleter Kültür İhtilali kontrol altına alınmaya başlıyordu. 1969 Mart ayında Ussuri nehrinde Çin ve Sovyet askerleri silahlı çatışmaya başladığı zaman ise, Nixon Başkanlık görevine resmen başlayalı henüz iki ay olmuştu.

Başkan Nixon ve yardımcıları, Çin meselesine çok farklı açıdan bakmaktaydılar. Nixon daha 1967 yılında, tanınmış bir dış politika dergisi olan Foreign Affairs'de yazdığı "Vietnam'dan Sonra Asya" başlıklı yazısında, "Asya konusundaki herhangi bir Amerikan politikası, Çin'le ilgili gerçekleri bir an önce kabul etmelidir" diyor ve Çin'in, dünya ihtilalinin merkezi olarak değil, lakin "büyük ve gelişen" bir millet olarak dünya toplumuna alınması gerektiğini söylüyordu. Bunun için de Çin'in "değişmesi" gerekliydi.

Görüldüğü gibi, Nixon'ın politikasında Vietnam ile Çin meselesi arasında bir bağlantı vardı. Bu sebeple Nixon, bu istikametteki ilk adımını atarak, 8 Haziran 1969 da yaptığı bir açıklamada, Güney Vietnam'da bulunan 540.000 kişilik Amerikan kuvvetlerinden 25.000 kişilik bir kuvveti otuz gün içinde çekmeye başlayacağını bildirdi. Yine bu açıklamaya göre, Nixon 1969 yılı sonuna kadar 100.000 ve 1970 yılında da tekrar 100-150 bin kişilik bir Amerikan kuvvetini Vietnam'dan çekecekti. Tabiatiyle Vietnam'dan bu kadar çok Amerikan askerinin çekilmesi Çin'i de rahatlatacaktı. Çünkü, Çinliler, Amerika'nın Güney Vietnam'a yarım milyondan fazla asker yığmasını, aynı zamanda kendilerine de yöneltilmiş bir tehdit olarak görmekteydiler.

Nixon'ın Pekin'e yaklaşma istikametindeki ikinci adımını, Guam Doktrini veya Nixon Doktrini teşkil eder. Nixon, 1969 Temmuzunda Pasifik bölgesinde yaptığı bir gezide, 25 Temmuzda Guom adasında yaptığı basın toplantısında, Amerika'nın yeni Asya politikasının esaslarını açıkladı. Bu açıklamaya göre, bundan böyle Amerika Vietnam örneği mahalli savaşlara bulaşmayacak, Asya'daki askeri taahhütlerini azaltacak, fakat Asya gelişmelerini yakından takip ederek, mevcut anlaşmalardan doğan taahhütlerine bağlı kalacaktı. Amerika'nın, Uzak Doğu ile kendisi arasına belirli bir mesafe koyan bu yeni politikası da şüphesiz Çinliler için yeni bir hoşnutluk ve tatmin unsuru idi.

Çin'e yöneltilen bu dolaylı yaklaşımlardan başka, Nixon bir takım doğrudan adımlar da attı. 1969 Temmuzunda, Amerikan vatandaşlarına, turistik ve kültürel mahiyette olmak şartiyle, gayri ticari eşyanın satın alınması müsaadesi verildi. 1969 Aralık ayında ise, Amerikan şirketlerinin Amerika dışında bulunan şubelerinin Çinle ticaret yapmaları imkanı sağlandı. Bu "ticari detant" tedbirleri 1970 yılında da devam etti. 1970 Martında, Çin'e yapılacak "meşru seyahatler" için pasaport müsaadesi çıktı. 1974 Nisanında ise, Çin'e, stratejik olmayan maddelerin ihracına izin verildi. 1970 yılında bu yumuşama tedbirleri artarak devam etti.

Başkan Nixon, 18 Şubat 1970 de Amerikan Kongresine gönderdiği dış politika raporunda, Çinle münasebetler hakkındaki görüşlerini şöyle açıklamaktaydı: "Çinliler, milletlerarası toplumun dışında kalmaması gereken büyük ve ehemmiyetli bir millettir. 700 milyondan fazla nüfusu ile bu milletin katkısı olmadan, uzun vadede, müstakar ve devamlı bir milletlerarası düzen düşünülemez... Bu ülke ile münasebetlerimizi geliştirme arzumuz, Çin ile Sovyet Rusya arasındaki çatışmaları istismar gibi bir taktiğe dayanmamaktadır. Bu anlaşmazlığın yoğunlaşmasında kendimiz için bir yarar görmüyoruz ve bu anlaşmazlıkta taraf tutmak niyetinde de değiliz."

Amerika'nın bu yumuşatıcı yaklaşımlarını Çinliler cevapsız bırakmadılar. Japonya'da dünya şampiyonası için bulunan Amerikan masa tenisi (ping pong) takımı, 6 Nisan 1971 günü Çin'e davet edildi. Bu davet vesilesiyle Çin hükümeti, çoğunluğu Amerikalı olan 7 Batılı gazeteciye de giriş vizesi verdi. Amerikan masa tenisi takımını Çinde gezdirdiği gibi, 14 Nisan 1971 günü de Başbakan Chou En-lai tarafından kabul edildi. Aynı gün, Başbakan Nixon da, 20 yıldanberi Çin'e karşı tatbik edilmekte olan ticari ambargoyu kaldırdı ve Amerikaya gelmek isteyen Çinlilere vize verileceği bildirildi. Amerikan ping-pong takımının yapmış olduğu bu ziyaretle, Çin ile Amerika arasında ilk temaslar başlamış oluyordu ki buna Ping-Pong Diplomasisi denilmiştir.

Daha sonra açıklandığına göre, 1971 yılının Nisan ve Haziran ayları arasında, Başbakan Nixon'ın milli güvenlik işleri danışmanı Dr. Henry Kissinger, Pakistanın başkenti İslamabad üzerinden bir kaç defa Çin'e gitmiş ve Başbakan Chou En-lai ve diğer Çin liderleri ile görüşmelerde bulunmuştur. Bu görüşmeler sonunda, Başbakan Nixon 15 Temmuzda yaptığı bir açıklamada, Başbakan Chou En-lai'ın kendisini Çin'i ziyarete davet ettiğini ve bu daveti memnuniyetle kabul ettiğini açıkladı. Bu açıklama bütün dünyada bir bomba gibi patladı. Çünkü, yıllardanberi Amerika ve Çin, birbirlerinin can düşmanı olarak bilinmekteydiler.

Şimdi milletlerarası politikada yeni bir dönem açılıyordu.

Nixon'ın bu açıklamasından üç hafta kadar sonra, 9 Ağustos 1971 de, Sovyet Rusya Hindistanla, bir ittifak mahiyetini taşıyan "dostluk" anlaşmasını imzaladı. Bu, Amerikan-Çin yakınlaşmasına Sovyetlerin ilk cevabı oluyordu.

Amerikan-Çin münasebetlerindeki buzların erimeye başlaması, Çin bakımından ilk meyvasını vermekte gecikmedi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Arnavutluk ve diğer 20 ülkenin teklifi üzerine, 25 Ekim 1971 de, 35 aleyhte ve 17 çekimser oya karşı, 76 oyla (Türkiye de dahil) kabul ettiği bir kararla, Çin Halk Cumhuriyetini Birleşmiş Milletler üyeliğine kabul ediyor ve buna karşılık Milliyetçi Çin'i (Taiwan) de üyelikten çıkarıyordu. Amerika, Çin Halk Cumhuriyeti'nin üyeliğini "Amerikan politikasına uygun" bir hadise olarak yorumlarken, Milliyetçi Çin'le Birleşmiş Milletlerden çıkarılmasını tepkiyle karşıladı. Amerika Milliyetçi Çin'i feda etmek niyetinde değildi. Çünkü, "Taiwan", her şeye rağmen, bir koz olarak elde tutulmalıydı.

Başkan Nixon Çin Halk Cumhuriyetini 21-28 Şubat 1972 tarihleri arasında ziyaret etti. Çinliler, Nixon'ın ifadesiyle, "mukayese edilmez bir misafirperverlik" gösterdiler. Başkan Nixon 21 Şubat günü Mao Tse-tung'u ziyaret ederek kendisiyle görüştü. Aynı akşam Nixon şerefine verdiği yemekte yaptığı konuşmada Başbakan Chou şöyle diyordu: "Amerikan milleti büyük bir millettir. Çin halkı da büyük bir millettir. İki ülkemizin halkları birbirleriyle daima dost olmuşlardır. Lakin herkesce bilinen sebeplerden dolayı, iki millet arasındaki münasebetler yirmi yıldan fazla bir zamandan beri kesilmiş bulunuyordu. Çin'in ve Birleşik Amerika'nın ortak çabaları ile şimdi dostane temasların kapısı nihayet açılmış bulunuyor". Chou'nun bu konuşmasında dikkati çeken nokta, "dostane temaslardan" söz edip, "münasebetler" deyimini kullanmamasıydı.

Başkan Nixon da "düşman olmamız için bir sebep yok" dediği cevabi konuşmasında, "Eğer iki milletimiz düşman olacak olursa, istikbalini beraber paylaştığımız bu dünya gerçekten karanlık olacak demektir. Fakat, beraber çalışmak için ortak bir zemin bulacak olursak, dünya barışının şansı ölçülemiyecek derecede artacaktır" dedikten sonra şu cümleyi ilave ediyordu: "O halde, önümüzdeki beş gün içinde, gelin uzun bir yürüyüşe beraberce çıkalım". Nixon burada çok enteresan bir hadise ile bir benzerlik kurmak istemişti. Mao Tse-tung'un liderliğindeki Çin Komünist Partisi kuvvetleri, Chiang Kai-shek liderliğindeki Kuomintang kuvvetleriyle mücadele ederken, 1934 yılında bu kuvvetler tarafından sarılmış ve Mao ve komünistler bu çemberi yararak, Kiangsi eyaletinden 6.000 millik bir yürüyüşle 1935 de Shensi eyaletinin Yenan civarındaki dağlık bölgeye sığınmaya muvaffak olmuştu. Buna komünistler "Uzun Yürüyüş" (The Long March) adını vermişlerdir. Bu gerilemeye rağmen, sonunda komünistler 14 yıl sonra Çin'de iktidarı ele geçirmişlerdir. Nixon'ın söylemek istediği bu "nihai zafer"di.

28 Şubatta, ziyaretin sonunda Shanghai'da yayınlanan ortak bildiri, çeşitli görüş ayrılıkları üzerine inşa edilmiş bir yakınlaşma ve münasebetlerin "normalleştirilmesi" arzusunun ifadesi olmuştur. Çin tarafı Vietnam, Laos ve Kamboçya'yı tüm olarak desteklerken Amerikan tarafı Güney-Doğu Asya ülkelerinin herhangi bir dış müdahale olmaksızın kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi ilkesini savunmuştur. İkinci olarak, Çin tarafı Taiwan'ın Çin'in bir parçası olduğunu, dolayısiyle buradaki Amerikan kuvvetlerinin çekilmesi gerektiğini savunurken, Amerikan tarafı, mühim bir tavizde bulunarak, Çin'in bu görüşünü kabul etmiş, fakat Taiwan meselesinin barışçı çözümle halledilmesi gerektiğini söylemiştir. Ayrıca, Amerika Taiwan'daki kuvvetlerini giderek azaltacaktı. Bununla beraber, her iki taraf da Asya-Pasifik bölgesinde herhangi bir devlet veya devletler grubunun "hegemonyasını" yerleştirmesine karşı çıkacaklarını söylüyorlardı ki, bu Çin'in görüşü olup Amerika tarafından destekleniyordu. Nihayet, iki taraf, aralarındaki münasebetlerin, bütün devletlerin egemenlik ve toprak bütünlüklerine saygı, saldırmazlık, içişlerine karışmama, eşitlik ve karşılıklı yarar ve barış içinde bir arada yaşama ilkelerine dayanması gerektiğinde birleşiyorlardı.

Bununla beraber, bildiride, Çin Halk Cumhuriyeti ile Amerika arasında diplomatik münasebetlerin kurulmasından hiç söz edilmeyip, iki ülkenin her alanda "temas"larına devam edecekleri belirtilmiştir. Çin ve Amerika arasında diplomatik münasebetlerin kurulması ancak 1 Ocak 1979'dan itibaren mümkün olacaktır. Bunun için de, Amerika'nın Vietnam'dan yakasını sıyırması, 1976 yılında, önce Chou En-lai'ın ve arkasından Mao Tse-tung'un ölmesi, bundan sonra da Tang Hsiao-ping'in liderlik mücadelesini yürüterek, Çin'in iç ve dış politikasına yeni bir şekil vermesi gerekecektir.

Çin-Amerikan münasebetlerindeki bu mühim değişme, Çin-Japon münasebetlerine de tesir etti ve 29 Eylül 1972 de, iki ülke arasında 35 yıldanberi devam eden savaş durumuna son veren bir anlaşma imzalandı. Japonya bu anlaşma ile Çin Halk Cumhuriyetini tanıyor ve Taiwan (Formoza) yani Milliyetçi Çinle diplomatik münasebetlerini kesiyordu. Ayrıca, Japonya, Taiwan (Formoza)nın, Çin Halk Cumhuriyeti'nin ayrılmaz bir parçası olduğunu da kabul ediyordu.

Çin-Amerikan yakınlaşması Sovyet Rusya'ya çok tesir etmiştir. Daha aşağıda da göreceğimiz üzere, Sovyetler, Çin'le araları bozulmaya başlayınca, daha 1969'dan itibaren Avrupa'daki havayı yumuşatarak, doğuda Çin'den, batıda NATO'dan gelen iki baskı arasından kendilerini kurtarmak için, Batı ile Avrupa Güvenlik ve İşbirliği müzakerelerine başlamışlardı. Sovyetler nasıl Hitler Almanyası ile 1941 de savaşa tutuşmadan önce doğuda Japonya'nın tarafsızlığını sağlamışlar ise, şimdi de Çin tehlikesi karşısında Avrupa'da da NATO'nun baskısını hafifletmeye çalışmışlardır. Çin-Amerikan münasebetlerinin yumuşaması Sovyetleri o derece endişeye sevketmiştir ki, Başkan Nixon Pekin'i ziyaretinden iki ay sonra, 22-30 Mayıs 1972 günlerinde, Moskova'da Brejnev'le bir "zirve» toplantısı yaptı. Bu zirve'de, Amerika ile Sovyet Rusya arasında, stratejik savunma füzelerinin (ABM-Anti-Ballistic Missiles) sınırlandırılması ile, saldırgan füzelerin (ICBM-İntercontinental Ballistic Missiles) geçici olarak sınırlandırılmasına ait anlaşmalar imzalandı. 29 Mayısta yayınlanan uzun bildiride de, iki ülkenin, barışın korunmasında, nükleer savaşın önlenmesinde, stratejik silahların sınırlandırılmasında ve diğer her alanlarda işbirliği yapacakları belirtiliyordu. Ayrıca, iki ülkenin ikili münasebetlerine hakim olacak 12 ilkeyi tesbit eden bir anlaşma da imzalanmıştı. Bu belgede, Sovyet-Amerikan münasebetlerindeki gelişmenin, üçüncü bir devlete ve onun menfaatlerine yönelik, olmadığı da belirtilmek suretiyle, Amerikan-Sovyet münasebetlerindeki bu mühim merhaleden Çinlilerin endişe duymamaları sağlanmak isteniyordu.

1973 Haziranında da Brejnev Amerikayı ziyaret ederek ikinci bir Sovyet-Amerikan zirvesi yapıldı. Yine bir takım işbirliği anlaşmaları imzalandığı gibi, 25 Haziranda yayınlanan ortak bildiride, 1972 de kabul edilen bütün ilkeler tekrar teyid edildi.

Kaynak : Fahir ARMAĞANOĞLU - 20.Yüzyılın Siyasi Tarihi