Ana Sayfa « E-tarih.org    
 
   
BLOKLARDA YAPI DEĞİŞİKLİĞİ
  Doğu Bloku Gelişmeleri
      Moskova-Pekin Çatışması
  » Üst Konu
Çin'de Proleter Kültür İhtilali ve Sonrası
Çin-Amerikan Münasebetlerinin Düzelmesi
Moskova Komünist Partiler Konferansı
Moskova-Pekin Çatışması
Romanya'nın Bağımsızlık Politikası
Sovyet Rusya'nın Çekoslovakya'yı İşgali

 
Moskova-Pekin Çatışması

 

20'inci yüzyılın en mühim hadisesi, şüphesiz, 1917 yılında Rusya'da Çarlığın yıkılıp, Sovyet Rusya adı ile büyük bir komünist devletin ortaya çıkışı ile koskoca bir Çin kıt'asının 1949 yılında yine komünizmin kontrolu altına girerek, ikinci bir komünist "dev"in ortaya çıkmasıdır. Fakat yine bu ikisi kadar mühim üçüncü bir hadise ise,1960'lardan itibaren bu iki "komünist dev"in birbiriyle kapışması ve netice ve tesirlerini günümüze kadar ulaştıracak olan bir çatışmanın içine girmeleridir. 

  Şurası bir gerçektir ki, Çin Halk Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği arasındaki münasebetler, daha ilk günden itibaren rahat bir zemin üzerine oturtulamamıştır. Koskoca bir Çin'in bir Bulgaristan, bir Çekoslovakya, bir Romanya gibi, Moskova'nın tam kontrolu altına girmiyeceğini herhalde Sovyet Rusya daha ilk günden görmüş olmalıdır. Halbuki, Moskova'nın kontrolu altında olmayan bir kuvvet, Sovyetler için daima muhtemel bir tehlikedir. Sovyetlerin davranışlarına daha ilk günden hakim olan bu düşüncenin işaretlerini bir çok şekillerde görmek mümkün olmuştur. En basiti ile söylemek gerekirse;  1950 Şubatında imzalanan Dostluk ve İşbirliği antlaşması çerçevesinde Sovyetlerin yapmaya başladıkları yardımları, daima belirli bir ölçünün içinde kalmıştır. Zira Çin'in hızla kalkınması, bu ülkenin hızla Moskova'nın kontrolundan çıkması demek olurdu. Bu sebeple, Moskova'nın Pekin'e gösterdiği yakınlık, Pekin'i elinin altında tutabilme faktörüne bağlı kalmıştır. 

  Mao'nun da, Sovyet Rusya ile münasebetlerine şekil verirken kendi hesabı içinde olduğu şüphesizdir. Mao'nun, Çin'de komünist bir rejimin kurulmasının, dünya stratejisine ve kuvvet münasebetlerine yaptığı tesiri ve bu stratejik münasebetlerde meydana getirdiği değişikliği görmemesi mümkün değildi. Çin'in ilelebed Moskova'ya tabi bir rejim olarak yaşamasının, elbetteki Mao'nun düşüncesinde yeri yoktu. 

  Ne var ki, Sovyet Rusya, ileri derecede sanayileşmiş, sosyalizm safhasını tamamlayıp komünizm safhasına geçmeye hazırlanan bir devlet iken, Çin ise, yılların savaşlarının tahrip ettiği ve iptidai bir feodal yapıdan komünizme geçmek zorunda olan bir ülke idi. Sovyet Rusya, feodal yapıdan hareket edip sosyalizmin belirli bir safhasına erişmek için nerdeyse 40 yıl harcamıştı. Halbuki, ne Mao'nun ve ne de Çin'in bu kadar beklemeye tahammülü yoktu. Mao'nun düşüncesinde bu zaman mesafesi, mümkün olduğu kadar kısa bir yer almaktaydı. Böyle olunca, Sovyet Rusya'nın ekonomik yardımına dayanmak zarureti mevcuttu. Bu ise, Moskova ile iyi geçinmeyi ve hatta cephe birliği yapmayı zaruri kılıyordu. Çünkü, meselenin bir de dış politika kısmı vardı. Çin'in milletlerarası "camia"ya hemen girebilmesi, yani milletler topluluğu içindeki yerini alabilmesi hemen mümkün olmadı. Çünkü Batı, "Kızıl" Çin'in ortaya çıkışına adeta yeni bir organı reddeden vücut gibi tepki gösterdi. Çin Birleşmiş Milletler'e üye olamadığı gibi, ancak sınırlı sayıdaki ülkelerle diplomatik münasebet tesis edebildi. Dolayısiyle, Çin'in kendisini milletlerarası politikaya kabul ettirebilmesi için de Sovyetlere ihtiyacı vardı.

   Bütün bu sebeplerle, 1950'lerin sonuna gelinceye kadar, alttan alta bir karşılıklı güvensizlik mevcut olsa da, suyun üstünde Çin Sovyet Rusya ile tam bir cephe birliği yapmaya ve hiç değilse böyle bir görüntüyü vermeye itina gösterdi. Aralarında ciddi bir çatışmanın çıktığını gösterecek açık işaretler mevcut değildir. 

  Moskova ile Pekin arasındaki çatışmanın ilk hareketlenmesi, daha ziyade dış politika konusundaki görüş ayrılıklarının belirmesi şeklinde olmuş ve ancak 1961 Ekiminde yapılan Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin 22'inci Kongresi'nden itibaren çatışmaya dönüşmüştür. Başka bir ifade ile, dış politikadaki görüş ayrılıklarının belirdiği 1957 Ekiminden, 22'inci Kongre'nin yapıldığı 1961 Ekimine kadar geçen  dört yıllık süre, çatışmanın "oluşma" dönemini teşkil etmektedir. 

  Dış politikadaki görüş ayrılıkları, Sovyet Rusya'nın 4 Ekim 1957 günü Sputnik adlı ilk sun'i peyki uzaya atması neticesinde şekillenmeye başlamış görünüyor. Zira, sun'i peykin uzaya atılıp, dünyanın yörüngesine oturtulmasından fazla, hadisenin asıl ehemmiyeti, bu peyki uzaya götürebilecek güçte bir füzenin yapılmış olmasıydı. Bunun manası şuydu ki, Sovyetler bu kadar güçlü ve uzun menzilli füze yaptıklarına göre, bu füzelere yerleştirecekleri nükleer silahlarla Amerikayı rahatlıkla bombardıman ve tahrip edebilirlerdi. Kısacası, Sovyetler şimdi stratejik bir üstünlük elde etmekteydiler. Halbuki şimdiye kadar bu stratejik üstünlük, uzun menzilli bombardıman uçaklarına sahip olması dolayısiyle, Amerikalıların elinde bulunuyordu. Şüphesiz füzeler uzun menzilli uçaklardan daha büyük bir üstünlüğü ifade ediyordu. 

  İşte bu stratejik üstünlüktür ki, Çin ile Sovyet Rusya arasında dış politikadaki görüş ayrılıklarını tahrik etmiştir. Pekin'e göre, şimdi Moskova, bu üstünlüğe dayanarak, Batı'ya karşı sert bir politika takip etmeli ve milletlerarası komünizm faaliyetleri için ihtilalci metodları kullanmalı idi. Bu görüş Sovyetler tarafından benimsenmedi. Çünkü, Moskova'ya göre, her iki tarafın da elinde nükleer silahlar bulunduğuna göre, 3'üncü Dünya Savaşı artık eski savaşlar gibi olmayacaktı. Anlaşmazlıkların bir nükleer savaşa dönüşmesi halinde, bu sadece kapitalist dünya için değil, komünistler de dahil herkes için çok yıkıcı neticeler doğururdu. O zaman komünizmin 40 yıllık kazançları bir anda silinip giderdi. 

  Çinlilerin bir ikinci şikayeti de, Batı Bloku'na karşı takip edilen politikada Moskova'nın Pekin'e hiç danışma ihtiyacını hissetmeden kendi başına ve bir bakıma bencil bir şekilde hareket etmesi idi. 

  Bu iki noktadaki anlaşmazlık ve görüş ayrılıkları, 1959 yılı içinde Sovyet-Amerikan münasebetlerinin geçirdiği gelişmelerle daha da şiddetlendi. Zira Kruşçev, Çinlilerin aksine, Amerika ile münasebetleri yumuşatmak için bir takım faaliyetlere girişti. 1959 Ocak ayında Başbakan Birinci Yardımcısı Mikoyan ve hemen arkasından da Parti'nin nüfuzlu üyelerinden Frol Kozlov Amerika'yı ziyaret ettiler. Amerika Başkan yardımcısı Richard Nixon bu ziyaretleri iade için Moskova'ya gittiği gibi, Kruşçev'i de Amerika'yı ziyarete davet etti. Bu zaten Kruşçev'in istediği ve beklediği şeydi.

   Kruşçev'in Amerika'yı ziyareti 15-27 Eylül 1959 tarihleri arasında oldu. Fakat, Kruşçev Amerika'ya gitmeden birkaç gün önce, 13 Eylül günü, Sovyetler aya ilk füzeyi indirdiler. 

  Kruşçev'in Amerika ziyareti, bu ülke ile Sovyetler Birliği arasında bir yakınlaşma sağladı. Zira yapılan konuşmalarda ve yayınlanan ortak bildiride, iki süper devletin, barışın korunmasında ortak sorumluluğa sahip oldukları belirtildi. 

  Bu gelişme Çinlileri çileden çıkardı. Zira, Pekine göre, Kruşçev Amerika ile bu yakınlaşmayı sağlamak için Çinin sırtından Amerika'ya iki taviz vermişti. Şöyle ki: 

  1) 1957 Ekiminde Çin Halk Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği arasında, Çine model bir atom bombası ve bazı nükleer bilgilerin verilmesine dair bir anlaşma imzalanmıştı. Kruşçev'in Amerika seyahatinden iki ay önce, Sovyetler bu anlaşmayı feshettiler. Çinlilere göre bu, kendilerinin sırtında Amerika'ya verilmiş bir tavizdi. Gerçekte ise Sovyetler Çin'in nükleer güce sahip olarak kendi kontrollarından tamamen çıkmasından korkmuşlardı. 

  2) 1959 Ağustos, Eylül ve Ekim aylarında Çin ile Hindistan arasında, bir takım sınır anlaşmazlıklarından dolayı çatışmalar çıkmıştı. Bu çatışmada Sovyetler Çini tutmamışlar ve Amerika'nın desteklediği "burjuva" Hindistan karşısında tarafsız bir tutum almışlardı. Bu da Çin'in sırtından Amerika'ya verilen ikinci hediye idi. Halbuki Sovyetlere göre, Çinliler bu anlaşmazlığı Kruşçev'in Amerika seyahatini sabote etmek için çıkarmışlardı. Moskova'yı Çini tutmaya zorlamak suretiyle Amerika karşısında güç durumda bırakmak istiyorlardı. 

  1960 yılında, dış politika konusundaki görüş farklılıkları ideolojik açıdan tartışma konusu yapılmaya başlandı. Kruşçew 20'inci Kongrede, kapitalist ve sosyalist bloklar arasında "barış içinde birarada yaşama" prensibini ortaya attıktan sonra bunu her vesile ile işlemeye başladı. Sovyetlerin, Çinlilerin en büyük düşman saydıkları Amerika ile münasebetlere de bu açıdan bakmaları, Pekini en fazla sinirlendiren bir husustu. Bu sebeple, Lenin'in 90'ıncı doğum yıldönümü olan 1960 Nisanında Lenin'in teorilerini işleyerek Moskova'nın yanlışlığını ortaya koymaya çalıştılar. Çinlilere göre, barış içinde birarada yaşama, Lenin'de geçici bir taktik iken, Moskova bunu devamlı bir prensip haline getirmişti. 

  Moskova bunu cevapsız bırakmadı ve Romanya Komünist Partisinin 20-25 Haziran 1960 günlerinde yapılan 3'üncü Kongresine katılan Kruşçev 21 Haziran'da Kongrede yaptığı bir konuşmada, Lenin'in, kapitalizm mevcut olduğu sürece savaşların kaçınılmaz olduğu teorisinin günümüz şartlarına tatbik edilemiyeceğini söylediği gibi, sosyalist kampın yine 12 komünist partisi bir ortak deklarasyon yayınlıyarak, Kruşçev'in barış içinde bir arada yaşama politikasını desteklediklerini ilan ettiler. Çin temsilcisi ve Çin Komünist Partisi Politbüro üyesi Peng Chen ise konuşmasında, kapitalizm varolduğu sürece savaşların kaçınılmazlığını savundu.

   Kruşçev, Romen Komünist Partisinin kongresindeki konuşmasında, bir de dünya meselelerini tartışmak üzere, iktidarda bulunan 12 Komünist Partisinin ortak bir toplantı yapmasını teklif etti. Kruşçev'in maksadı böyle bir toplantıda Çin'i mahkum etmekti. Çin temsilcisi Peng Chen bu fikre o kadar şiddetle itiraz etti ki, Kruşçev dahi teklifinde ısrar cesaretini gösteremedi.

   Mamafih Kruşçev darbesini Çinlilere, bu toplantıdan üç hafta sonra indirdi. Moskova, 1960 Temmuzunda Pekin'e verdiği bir nota ile, Çin'de bulunan 1390 uzmanını geri çekti. Bilimsel ve teknik işbirliğine dair 343 sözleşme ile 257 projeyi de Sovyetler feshettiler.

   Sovyetler aynı mahiyetteki bir darbeyi Arnavutluğa da vurmaktan geri kalmadılar. Arnavutlar, Yugoslavya ve Yunanistandan çekiniyorlardı. Bu durumda Moskova Tirana'ya yardımcı olacağı ve onu destekliyeceği yerde, Belgrad ve Atina ile münasebetlerini düzgün tutmak için çaba harcıyordu. Bu sebeple Arnavutluk Çin tarafına kaydı. Romen Komünist Partisinin toplantısında Kruşçev ile Peng Chen çatışırken, Arnavutluk Komünist Partisinin temsilcisi Hüsnü Kapo açık bir şekilde Çin tarafını tuttu. Kruşçev bunu da cezasız bırakmadı. 1960 yazında, Arnavutluğun 3'üncü Beş Yıllık Kalkınma Planına vaat ettiği yardımı kesti. Arnavutluktaki uzmanlarını geri çağırdı. Arnavutlukla olan ticaret hacmini birdenbire azalttı. Asker ve sivil Arnavutluk öğrencilerine tanıdığı bursları kaldırdı. Çinlilerle Arnavutların kaderi birbirine bağlanmıştı. Bu kader birliği bir on yıl kadar devam edecektir. 

  Fakat Kruşçev'in kararı işi bu kadarla bırakmak değildi. Bu sebeple, 1960 yazında bütün Sovyet yayın organları ve Sovyet yetkilileri Çine karşı yaygın bir kötüleme ve hücum kampanyası açtılar. Zira Sovyetler bütün dünya Komünist partilerini Kasım ayında Moskova'da bir toplantıya çağırmışlardı. Bu toplantı için havayı hazırlıyorlardı. Çin durumu farkedip, bu toplantıda azınlıkta kalacağını anladığı için Konferansın ertelenmesini istedi ise de, Kruşçev Çinlilerin zayıf tarafını yakaladığına emin olarak, bu isteği kabul etmedi. 

  81 Komünist Partisinin liderlerinin katıldığı konferans 10 Kasım 1950 da Moskova'da başladı ve 1 Aralık'da bir Deklarasyon'un yayınlanması ile sona erdi. Mao Tse-tung ile İtalyan Komünist Partisi lideri Palmiro Togliatti bu konferansa katılmadılar. Mao katılmayı bir prestij meselesi yapmıştı. Togliatti ise, Moskova-Pekin çatışmasının aleyhinde idi.

  Konferansta Moskova-Pekin çatışması bilhassa dört konu üzerinde yoğunlaştı. Barış İçinde Birarada Yaşama meselesinde, Çinliler, dünyada ancak sosyalist ülkelerden başkası kalmadığı takdirde bunun geçerli olabileceğini söylerken, Sovyetler bu politikanın, termo-nükleer savaştan kaçınmanın tek çaresi olduğu fikrini ileri sürdüler. Sovyetler Birliği komünist Partisinin öncülüğü'nü ise Çinliler hiç bir şekilde kabul etmediler. Yugoslavya meselesi çatışmanın bir üçüncü konusu oldu. Sovyetler milli komünizm'lerin mahkum edilmesinden söz ederken, Çinliler açık olarak Yugoslavya'nın mahkum edilmesini istediler. Buna da Sovyetler yanaşmadılar. Barışçı yolla sosyalizme geçiş konusunda ise, Sovyetlere göre ihtilal metodu şart olmayıp parlamenter metodlardan da istifade edilmek gerekirdi. Çinlilerise proletarya diktatörlüğü için ihtilal metodundan gayrisinin söz konusu olamayacağını söylediler.

   Moskova Konferansında Arnavutlar kesin bir şekilde Çinin yanında yer aldılar.

 

  Lakin netice şu idi ki, 1 Aralıkta yayınlanan Deklarasyon, esasında bir kompromi idi. Bu Deklarasyonu Çinlilerin kabul etmesini sağlamak için bir çok ülke Sovyetlerden ayrılmak zorunda kalmıştı. Çinliler çoğunluğun mahkumiyetinden yakalarını kurtarabilmişlerdi ve bu da Kruşçev için parlak bir başarı sayılamazdı. 

  Deklarasyonda, sosyalizme giden farklı yollar, Revizyonizm ve Dogmatizm konularında söylenenler, hemen hemen 1957 Deklarasyonundan aynen alınmıştı. Fakat, ondan asıl büyük farkı, 1960 Deklarasyonunun "Yugoslav Revizyonizmi"ne esaslı bir şekilde hücum etmesi idi. Bu da Yugoslavları çok kızdırmış ise de, bir süre sonra Kruşçev Yugoslavların gönlünü almasını bilecektir 

  Konferans, 1957 de olduğu gibi, 12 Aralık 1960 da bir de Barış Manifestosu yayınlamıştır. 

  Görüldüğü gibi, 1960 Komünist Partiler Konferansı ile Moskova-Pekin çatışması tam manasiyle ideolojik safhaya intikal etmişti ve bu birinci raundu Kruşçev kazanmakla beraber, başarısı o kadar güçlü değildi. 

  Konferanstan sonra her iki taraf da bütün gücü ile kendi oyununu oynamaya başladı. 3 Şubat 1961 de Çin ile Arnavutluk arasında, karşılıklı ticaret hacmini arttırmayı ve Çinin Arnavutluğa 500 milyon rublelik kredi açmasını öngören bir anlaşma imzalandı. 

  Bunun üzerine, Sovyetler de Arnavutluğa karşı harekete geçti. 1961 Mayısında Sovyetler Valona limanındaki 8 denizaltılarını geri çektiler. Arkasından, yine Sovyetler ve Çekoslovakya ile Doğu Almanya, Arnavutluğa açtıkları kredileri dondurdular. Ağustos ayında Arnavutluktaki Doğu Alman uzmanları geri çağrıldı. 

  Sovyetler bu kadarla da yetinmedi. Komünist Partiler Konferansından sonra Yugoslavya ile münasebetleri daha da arttırmak için bir dizi faaliyetlere girişti. 1961 Martında, Sovyet Rusya ile Yugoslavya arasındaki ticaret hacmini 800 milyon Dolara çıkaran bir anlaşma imzalandı. Temmuz ayında Yugoslav Dışişleri Bakanı Popovich Moskova'ya bir haftalık bir ziyarette bulundu. Nisan 1962'de de Sovyet Dışişleri Bakanı Grommyko Yugoslavya'yı ziyaret etti. Mayıs 1962'de de Tito, tatilini geçirmek için Rusyaya gitti. 24 Eylül-4 Ekim 1962 tarihlerinde de Sovyetler Birliği "Devlet Başkanı" Leonid Brezhnev Yugoslavya'yı ziyaret etti. Sovyet Yugoslav münasebetlerindeki bu yakınlık 1963 yılında da devam etti. 

  Bu gelişmeler Çinlileri çileden çıkardı. Brezhnev'in Yugoslavya'yı ziyaretinin arkasından Çin basını Yugoslavya aleyhine geniş bir kampanya açtı. Bu kampanyaya göre Tito, "Amerikan emparyalizmi ile uyumlu olarak şarkı söyleyen" biri idi ve "Bu modern revizyonizme karşı amansız bir mücadele yürütülmeliydi." 

  1960 Komünist Partiler Konferansı'ndan sonra Çinliler bir de milletlerarası ırkçılığa başvurmuşlardır. Onlara göre, Sovyet Rusya "beyaz ırkın" komünistlerini temsil ediyordu. Buna karşı onlar da Afrika, Asya ve Latin Amerika'nın "renkli" komünistlerini kendi taraflarına çekmek için faaliyete geçtiler. 

  Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin 17-31 Ekim 1953 günlerinde yapılan 22'inci Kongresi, Moskova-Pekin çatışmasının yeni bir sahnesini teşkil etti. Bu Kongrede Kruşçev, Rusya'da sosyalizm inşasının tamamlandığını ve komünizmin inşa safhasının açıldığını ve bu safhanın da 1980 de tamamlanacağını ilan ederek adeta Sovyet Rusya'nın Marksizm-Leninizm hareketindeki liderliğini ve başarılarını Çinlilerin suratına çarpmak isterken, bir yandan da Kongrede Yugoslavya ile Arnavutluk Moskova-Pekin çatışmasının şamar-oğlanları oldular. Çinlilere göre, Kongrede konuşan 79 yabancı Komünist Partisi temsilcisinden 41'i, konuşmalarında Arnavutluktan hiç söz etmemişlerdir.

  1962 yılının ilk yarısında, Kuzey Vietnam lideri Ho Chi-minh iki taraf arasında bir uzlaştırma teşebbüsünde bulundu ve Yeni Zelanda ve Endonezya Komünist partileri de bu tesebbüsleri desteklediler. Fakat bu aracılık ve uzlaştırma teşebbüslerinden hiç bir netice çıkmadı. Aksine, 1962 Ekimindeki Küba krizi, Moskova-Pekin çatışmasına yeni bir katkı oldu. 

  22-28 Ekim 1962 günlerinde dünyayı heyecan içinde bırakan ve "Kriz Haftası" denen Küba krizi sonunda Sovyet Rusya'nın Castro Kübasında kurmuş olduğu füzeleri sökmeye mecbur kalması, Küba'nın Sovyetlerle münasebetlerinin soğumasına ve Castro'nun Çin tarafına kaymasına sebep oldu. Krizin hemen ertesinde, 29 Ekimde,Pekin'de Küba lehine ve Amerika aleyhine, günlerce devam edecek gösteriler yapıldı. 29 Ekim gösterileri sırasında Çin Başbakanı Chou En-lai Fidel Castro'ya gönderdiği telgrafta, "650 milyon Çinlinin Küba halkının en sadık ve güvenilir silah arkadaşı" olduğunu söylüyordu. 

  1963 yılının en mühim gelişmesi, 1963 Temmuzunda Çin ile Sovyetler arasında Moskova'da ikili görüşmelerin yapılmasıdır. Bunun da sebebi, Sovyetler Birliği Komünist Partisi içinde, bilhassa Kruşçev'in halefi olarak bakılan Frol Kozlov'un liderliğinde, Kruşçev'in sertlik politikasına karşı bir muhalefetin ortaya çıkmasıdır. O kadar ki, Merkez Komitesi Prezidyumu toplantısında Kruşçev 3'e karşı 8 oyla kaybetmişti. Yani Merkez Komitesi Kruşçev'in sertlik politikasını tasvib etmemişti. Bu sebeple Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi 21 Şubat 1963 de Çin Komünist Partisi Merkez Komitesine bir mektup göndererek, ikili bir zirve konferansı teklif etti. 

  Çinliler bu teklifi kabul etmekle beraber, Sovyetlerin bu mektubuna 14 Haziran 1963 tarihli ve 60.000 kelimelik bir mektupla cevap verdiler ve görüşlerini 25 nokta halinde bildirdiler. Sovyetler ise Çinlilerin 25 noktasına cevaplarını, 14 Temmuz 1963 günlü Pravda'da yayınlanan 18.000 kelimelik bir makale ile açıkladılar. 

  Bu karşılıklı mektuplaşmalar çatışmaya bir çözüm getirmedi. Her iki taraf da kendi görüşlerini savunuyordu. Yalnız, Çinlilere göre, dünyada 13 komünist ülke mevcut olduğuna göre artık komünist kampa Moskova'nın liderlik etmesi söz konusu olamazdı ve bir de şimdi dünya proleter ihtilalinin kesin faktörü, üçüncü dünyanın "antiemperyalist" ihtilali idi. Marks'ın, "dünya işçileri birleşiniz" sözü şimdi yerini "proleter milletler birleşiniz" sloganına terketmişti. 

  Çin-Sovyet partileri arasındaki Moskova görüşmeleri 5-20 Temmuz arasında yapıldı ve taraflar tutumlarında hiç bir değişiklik yapmadıkları için, bir netice vermeden sona erdi. 

  Moskova toplantısından sonra çatışma daha da şiddetlendi ve ideolojik alandan tekrar dış polltika alanına intikal etti. Dış politika alanındaki mücadele de iki şekilde kendisini gösterdi. Biri, karşılıklı olarak toprak anlaşmazlıklarını tahrik etmek, diğeri Çin'in yeni şekillenmeye başlayan bağlantısızlar hareketini kendi kontrolu altına alarak, Sovyet Rusya ile Amerika arasında bir üçüncü blok yaratmaya çalışması şeklinde olmuştur. 

  1963 Eylülünde Çin'in batısındaki Sinklang eyaletinde bir takım karışıklıklar çıktı. Çinliler, Sovyet sınırlarına bitişik olan bu eyaletteki Kazak ve Uygurları Moskova'nın tahrik ettiğini ileri sürerken Moskova da, Çinli olmayan bu iki halkın Çin idaresinden memnun olmadıkları için ayaklandıklarını söylüyordu. 

  Şimdi Çinliler, Amur nehri kuzeyindeki ve Ussuri nehri batısındaki toprakları, Rusya'nın, Çin'e zorla imza ettirdiği 1858 Aigun ve 1860 Pekin anlaşmaları ile ele geçirdiğini, bu sebeple iade etmesi gerektiğini söylüyordu. 

  1964 yazında toprak iddiaları daha da alevlendi. Temmuz ayında Mao, kendisini ziyaret eden Japon sosyalistleri ile görüşürken, Çin-Sovyet sınırlarında düzeltmeler yapılması gerektiğini söylemiş  ve II. Dünya Savaşı sonunda Avrupa'da bazı toprakları sınırları içine katmasından dolayı Sovyetler Birliğini kınamıştır. Buna karşılık Pravda da, 2 Eylül tarihli başmakalesinde, Çin'in toprak iddialarının "fevkalade tehlikeli neticeler" doğurabileceğini söylüyordu. Bu yazının arkasından Kruşçev de verdiği bir demeçte, Sinkiang ve İç Moğolistan'daki Çinli olmayan halka "self-determination" hakkının tanınmasını istemiştir. 

  1963 Kasımı ile 1984 Temmuzu arasında Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi ile Sovyetler Birliği Merkez Komitesi arasında bir sürü mektuplaşmalar oldu. Zira Kruşçev 1963 Kasımından itibaren Çin'i yola getirmek için Komünist Partiler Konferansını toplamaya karar verdi. Çin'i bu toplantıda mahkum etmeyi planlıyordu. Çinliler bu teklifi doğrudan reddetmeyip, Sovyetlerin kabul edemiyecekleri formüller ileri sürerek oyalama yoluna gittiler. Bu arada, Komünist Partiler konferansı ile milletlerarası komünizm hareketinin bölüneceğini gören Romanya, Pekin ile Moskova arasında aracılık yapmaya karar verdi. Başbakan Ion Maurer başkanlığında ve Parti sekreterlerinden Nicolae Ceaucescu'nun dahil olduğu bir Romen heyeti  1964 Martında önce Pekin'i ve sonra da Moskova'yı ziyaret etti ise de bir netice alamadı. Çünkü Çinliler görüşlerinden bir santim bile gerilemediler. 

  Bunun üzerine Kruşçev Komünist Partiler toplantısını yapmaya karar verdi ve Sovyet Merkez Komitesi, 30 Temmuz 1964 de, 1960 Konferansı'nın hazırlık komitesini teşkil eden ve Çin'in de dahil olduğu 26 Komünist Partisine davetiyeler göndererek, 1965 yılında yapılacak Komünist Partiler Konferansı'nın hazırlık çalışmaları için 15 Aralıkta Moskova'da toplantıya çağırdı. 

  Durum bu safhada iken, Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesinin 14 Ekim 1964 günü yaptığı toplantıda, "yaşının ilerlemiş olması" ve "sağlık sebepleri dolayısiyle" ve kendisinin isteği üzerine, 70 yaşındaki Kruşçev'in hem Parti Birinci Sekreterliğinden ve hem de Başbakanlıktan alındığı açıklandı. Yerine 58 yaşındaki Leonid Brejnev Parti Birinci Sekreterliğine ve 60 yaşındaki Aleksey Kosigin de Başbakanlığa getirildi. 

  Daha sonra, diğer komünist partilerine yapılan yazılı açıklamalarda Kruşçev 29 konuda itham edilmekteydi ve bunlar arasında, Çin'le olan münasebetleri düzenleyememesi ve Romanyanın da Moskova'dan uzaklaşmasına sebep olması da yer almaktaydı. Fakat Kruşçev'in düşmesine münhasıran Çin meselesinin sebep olduğu söylenemez. 

  Kruşçev'in düşmesinden iki gün sonra, 16 Ekim 1964 günü, Çin Halk Cumhuriyeti kendi yaptığı ilk atom bombasını patlatmaya muvaffak oldu. İkinci bombayı 14 Mayıs 1965 ve üçüncü bombayı da 9 Mayıs 1966 da patlatacaklardır. 

  Brejnev-Kosigin ekibinin gelmesi ile Çinliler işlerin düzeleceğini umdular. Bu sebeple, Başbakan Chou En-lai başkanlığındaki bir Çin Heyeti Bolşevik İhtilalinin yıldönümü törenlerine katılmak üzere 5-13 Kasım 1964 günlerinde Moskova'yı ziyaret etti ve yeni Sovyet liderleriyle görüşmelerde bulundular. Fakat hayal kırıklığına uğradılar. Zira yeni Sovyet liderliği de Kruşçev'in politikasına devamda kararlı idi ve bunu da Çinlilere açıkça söylediler. Bu ise Çinlilerin Sovyet Rusyaya hücumlarını yeniden şiddetlendirdi. Moskova-Pekin çatışması Çinde 1965-1966'da patlak veren Proleter Kültür İhtilali'ne kadar devam edecek ve bu tarihten sonra çatışmanın mahiyeti büsbütün değişerek, Çin'in Moskova'dan tamamen koparak Amerika ile münasebetlerini düzeltmesine varacaktır. 

  Moskova-Pekin çatışması, Moskova'nın dünya komünist partileri üzerindeki kontrolunun ve nüfuzunun zayıflaması ve dolayısıyla sosyalist kampın bütünlüğünün de ciddi bir darbe yemiş olması ile neticelenmiştir. Bu çatışmada, Kuzey Kore, Kuzey Vietnam, Japonya başta olmak üzere Asya yani sarı ırkın komünist partileri genellikle Çin'i desteklemişlerdir. Sosyalist kampın, COMECON'un ve Varşova Paktının üyesi Romanya ise, Moskova'dan çekinmeden, bu çatışmadaki tarafsızlığını kesinlikle ortaya koyabilmiştir. Arnavutluk da bu çatışma sırasında tamamen Moskova'dan kopmuştur. Hatta, 1962 Küba buhranı da Küba'nın Maskova'dan uzaklaşmasına sebep olmuştur. Yugoslavya ise, 1948 kopması ile başlattığı "bağımsız komünizm"ini bu çatışma sırasında Moskova'ya tasdik ettirmek gibi ideolojik bir başarı sağlamıştır. Keza, diğer bazı Avrupa partileri de, Moskova'dan kopmamalarına rağmen, çatışmada tarafsız tutum almışlar ve Sovyetlerin bir çok hareketlerini frenlemeye çalışmışlardır. Bunların başında Togliatti liderliğindeki ve Avrupanın en büyük komünist partilerinden olan İtalyan Komünist Partisi gelmektedir. Togliatti 21 Ağustos 1954'de öldü. On gün sonra da İtalyanlar Togliatti'nin vasiyetnamesini açıkladılar. Togliatti, genellikle Sovyetleri tutmakla beraber, Çinin aforoz edilmesine karşı idi. Vasiyetnamesinde, dünya şartları karşısında komünist kampın mücadele birliğinin korunması gerektiğini söylüyordu. Ayrıca Togliatti, Moskova'nın patronluğunun da aleyhinde idi. Togliatti'nin bu görüşleri 1970'lerde "Avrupa Komünizmi" (Eurocommunism) kavramının ortaya çıkmasında bir başlangıç teşkil edecektir. 

  Moskova-Pekin çatışması, Çekoslovakya'da da "insancıl komünizm" hareketinin başlamasına sebep olacak ise de, 1968 Ağustosunda bu ülkenin Sovyet işgaline uğraması ile neticelenecektir.

Kaynak : Fahir ARMAĞANOĞLU - 20.Yüzyılın Siyasi Tarihi