Ana Sayfa « E-tarih.org    
 
   
BLOKLARDA YAPI DEĞİŞİKLİĞİ
  Doğu Bloku Gelişmeleri
      Romanya'nın Bağımsızlık Politikası
  » Üst Konu
Çin'de Proleter Kültür İhtilali ve Sonrası
Çin-Amerikan Münasebetlerinin Düzelmesi
Moskova Komünist Partiler Konferansı
Moskova-Pekin Çatışması
Romanya'nın Bağımsızlık Politikası
Sovyet Rusya'nın Çekoslovakya'yı İşgali

 
Romanya'nın Bağımsızlık Politikası

Moskova-Pekin çatışmasının bir diğer neticesi de, bu çatışmanın şiddetlenmesine paralel olarak, Romanya'nın da Moskova'ya karşı bağımsızlığını giderek arttırmasıdır.

Daha önce de gördüğümüz gibi, Stalin'in ölümünden sonra milli komünizme en hızlı kayan sosyalist ülke Romanya olmuştur. Ve Romanya bunu yaparken gayet ustaca bir politika ile hareket etmiştir. Romanya'nın Moskova'ya karşı politikasının ustalığı şuradadır ki, milli komünizmi ve Moskova'ya karşı bağımsızlığını gerçekleştirirken, ne Polonya ve Macaristan'daki gibi ayaklanmalar olmuş ve ne de Yugoslavya, Çin ve Arnavutluk gibi, Moskova'dan kopmuştur. Şüphesiz bunda, bütün bu işlerin, ayaklanma vesair şekillerde alttan gelen baskılarla değil, bizatihi Romen Komünist (İşçi) Partisi liderliğinin teşebbüsleriyle yapılmasının büyük rolü olmuştur.

Romenlerin bu şekil davranışlarının sebeplerine gelince, burada, tarihi faktörleri zikretmek yerinde olacaktır. Bir defa, Sovyet-Romen münasebetlerinin yakın tarihinin, Romenlerin kafasında acı hatıralarla dolu olduğu unutulmamalıdır. Romen milletinin duygularında, ne Rus ve ne de Sovyet sempatisini bulmak kolay değildir. İkincisi, Avrupa’daki Sosyalist ülkelerin hemen hepsi slav menşeli ve çoğunluğu ortodoks olduğu halde, Romenler ırk bakımından Latin ve din bakımından da Katolikliler. Bu iki unsur Romen milletini genellikle Batı Avrupa’ya bağlamıştır.

Romanya'nın Moskova karşısındaki ağımsızlık politikasının gelişmesi 1960'ların başından itibaren ortaya çıkmış olup, üç kademe halinde ilerlemiştir. Birinci kademe ekonomik, ikincisi siyasi ve üçüncüsü de askeri'dir. Fakat hemen belirtelim ki, bu politikasının asıl ve ilk itici gücü ekonomik mahiyette olup, bu da Romanya'nın COMECON üyeliğinden ve COMECON'un da Romen ekonomisini diğer sosyalist ülkeler ekonomilerine bağımlı hale getirmek istemesinden kaynaklanmıştır.

Sosyalist ülkeler arasındaki ekonomik işbirliğini arttırmak ve Marshall Planı'na bir karşılık vermek üzere kurulan COMECON, başlangıçta gerçek manasında bir ekonomik işbirliği teşkilatı şeklinde çalışmıştır. Ayrıca, Amerika'nın Marshall Planı'nın belkemiğini teşkil etmesi gibi, Sovyet Rusya da gelişmiş endüstrisi ile, sosyalist ülkelerin kalkınmalarında bir dayanak olmuştur. Romanya, bilhassa endüstriyel kalkınması için bu durumdan çok yararlanmıştır.

Fakat 1956 Polonya ve Macaristan hadiseleri, Sovyetleri, sosyalist ülkeleri Moskova'ya daha sıkı bir şekilde bağlamak için COMECON'dan yararlanmaya sevketmiş görünüyor. Zira, 27 Temmuz 1956 tarihli Pravda gazetesi, "Sovyetler Birliği ile Halk Demokrasilerinin milli ekonomik planlarının koordinasyonunun hızlandırılması sosyalizmin kuvvetlendirilmesi için gereklidir" derken, 1958 Ocak ayında, COMECON'un Moskova'da yapılan toplantılarında da, sosyalist Blokun ekonomik entegrasyonunu hedef tutan planlar yapıldı ve bu planlar "uzmanlaşma" esasına dayandırılmıştı. Yani, her sosyalist ülkeye belirli ekonomik faaliyet alanlarında belirli görevler verildi. Bunun neticesi şu oluyordu ki, bir sosyalist ülkenin ekonomik faaliyeti ancak belirli bir alanda yoğunlaşacağından, diğer alanlarda faaliyette bulunamıyacak ve dolayısiyle, ya Sovyet Rusya'ya veya diğer bir sosyalist ülkeye bağımlı kalacaktı. Sovyetler bilhassa bu işte karlı idiler. Çünkü Sovyet endüstrisi diğerlerine nazaran en gelişmişi idi.

Sovyetleri böyle bir yola sevkeden bir diğer faktörün de, 1956 yılında Avrupa İktisadi İşbirliği Teşkilatı'nın veya diğer adı ile Ortak Pazar'ın kuruluşu olduğu anlaşılmaktadır.

Comecon'un Aralık 1958'deki Prag ve Mayıs 1959'daki Tirana toplantılarında, "uzmanlaşma"nın daha da ayrıntılarına inildi. Mesela, Comecon içinde petrol sanayiine gerekli teçhizatı sadece Sovyetler Birliği ile Romanya yapacaktı.

Comecon'un 1961 Ağustosunda yapılan Moskova toplantısında ise, bu "uzmanlaşma" prensibine bir de "işbölümü" veya "sosyalist işbölümü" prensibi ilave edildi. Bu uzmanlaşma ve işbölümü fikri bilhassa Doğu Almanya ve Çekoslovakya tarafından hararetle desteklenmiş ve savunulmuştur. Endüstride iyice gelişmiş bulunan bu iki ülke, diğer sosyalist ülkelerin kendilerine rakip olmalarını istemiyorlardı. Halbuki Romanyanın ekonomik durumu ise bu iki ülkenin çok gerisinde bulunuyordu. Bu sebeple 1962 yılından itibaren Romenler, Comecon içinde seslerini yükseltmeye başladılar.

Bununla beraber, Romanya'nın Comecon toplantılarına hakim olduğu da söylenemez. Nitekim, Comecon ülkelerinin Parti Genel Sekreterleri ile hükümet başkanlarının 1962 Haziranında Moskova'da yaptıkları toplantıda, "Milletlerarası Sosyalist İşbölümünün Temel İlkeleri" kabul edildi. Bu ilkeler arasında, üye ülkelerin kalkınma planları arasında koordinasyon, uzmanlaşmayı daha ileri bir seviyeye çıkarmak için üyeler arasında standardizasyon birliğinin kurulması gibi hususlar yer almaktaydı.

Comecon'un 1962 Aralık ayında Bükreş'te yaptığı toplantıda da, yine "sosyalist işbölümü" çerçevesi içinde, devamlı bir para ve finans komitesi kurulduğu gibi, bir de sosyalist ülkeler bankası kurulması karar alındı. Bir adım daha ileri giden bu gelişme üzerine 1963 Temmuzunda yapılan toplantıda Romanya, sosyalist ülkeler arasındaki ekonomik kalkınma planlarının koordinasyonunda bu ülkelerin birbirlerine danışmaları esasını kabul ettirdi. Romanya, Comecon'un devletler-üstü (süpra-nasyonal) bir otorite olmasını istemiyordu. Moskova-Pekin çatışmasının en gergin safhasına ulaştığı bir dönemde, Kruşçov Romanya'nın bu direnmesine karşı gelemedi. Çünkü, Romanya'nın ikinci bir Arnavutluk haline gelmesinden çekindi.

1963 yılında Romanya'nın sesi daha kuvvetli olarak çıkmaya başlamıştır. Podgorny Başkanlığındaki bir Sovyet heyetinin Bükreşi ziyareti dolayısiyle 4 Haziran 1963 akşamı verilen resepsiyonda, Romanya Devlet Başkanı Georghiu-Dej, komünist dünyasının birliğinin, tam bir eşitlik ve "Her sosyalist ülkenin tek başına gelişmesine ait egemenlik ve milli bağımsızlığına tam saygı" prensiplerine dayanması gerektiğini söylüyordu.

1963 yılı içinde Comecon'un gelişmeleri gösteriyordu ki, "sosyalist işbölümü" çerçevesinde Romanyaya verilmek istenen görev, kendisi sanayileşme çabası içinde iken, bir tarım ülkesi olması idi ve buna paralel olarak da Sovyetler şimdi, "uzmanlaşma", "sosyalist işbölümü" kavramlarından sonra bir de "entegrasyon" kavramını işlemeye başlamışlardır. Yani bütün sosyalist ülkelerin bir ekonomik bütünlüğü söz konusu idi. Başka bir deyişle, Moskova-Pekin çatışması ile Romanya sosyalist blok ve Comecon içinde daha geniş bir hareket serbestisi elde etmeye çalışırken, bunun tamamen aksine, Sovyetler de sosyalist ülkeleri, ekonomik bakımdan ve dolayısıyla siyasi bakımdan daha da sıkı bir şekilde kendilerine bağlama çabasında idiler.

Bu durum bardağı taşıran damla ve 1964 yılı, Romanya'nın Moskova'ya karşı bağımsızlığını ilan ettiği yıl oldu. Zira şimdi, Comecon ülkelerinin ekonomik entegrasyonunu gerçekleştirmek için, devletler üstü mahiyette bir merkezi planlama organının kurulması fikri ortaya atılmıştı. Bu gelişme Romanya'nın sert tepkilerine sebep oldu.

Romanya İşçi Partisi Merkez Komitesi 15-22 Nisan 1964 günlerinde yaptığı toplantıda, barış içinde birarada yaşama ilkesi ile nükleer denemelerin durdurulması anlaşmasını tasvib ederken Sovyet Rusya'nın entegrasyon ve merkezi planlama konularındaki tekliflerine karşı çıkan bir karar aldı. Kararda, devletler-üstü merkezi bir kontrol organının, "sosyalist ülkeler arasındaki münasebetlere hakim olan prensiplerle bağdaşmaz" olduğu belirtildikten sonra, şöyle deniliyordu: "Bütün Comecon ülkeleri için tek bir planlama organı, gayet ciddi ekonomik ve siyasi mahzurlar doğurabilir. Bir Sosyalist Devlet'in egemenliği, ekonomik ve siyasi hayatı idare eden bütün vasıtaların bu devletin elinde bulundurmasını gerektirir".

Yaz aylarında bir Sovyet Profesörü de, Sovyet Rusya, Romanya ve Bulgaristan arasında aşağı Tuna havzasında bir ekonomik birlik kurulmasını teklif ettiği zaman Romen Viata Economica dergisi, 12 Haziran 1964 günlü sayısında bu teklife gayet sert bir cevap vererek şunları söylüyordu: "Bu tekliflerin kabulü halinde, bir devlet olarak Romanya ve bir millet olarak Romen halkı, Marksizm-Leninizm adına ve ekonomik sebeplere dayanarak, gayet basit vasıtalarla ortadan kaldırılacaktır".

Romanya Başbakan Birinci Yardımcısı Apostol da, Avusturya'yı ziyareti sırasında 7 Temmuz 1964 günü Viyana'da verdiği bir demeçte, ekonomik entegrasyon konusunda Romanya ile Sovyetler arasında görüş ayrılıkları olduğunu doğruladıktan sonra, Romanya'nın kendi tabii kaynaklarını kendisinin işletme ve geliştirme hakkını kimseye terketmiyeceğini söylemiştir.

Romanya Başbakanı İon Maurer, yanında daha başka bakanlar olduğu halde, 27-31 Temmuz 1964 tarihlerinde Fransayı resmen ziyaret etti. Bu, Romanyanın Batı ülkelerine açılmasının başlangıcını teşkil ediyordu. Romanya, ekonomik bağımsızlıktan sonra şimdi dış politikada da bağımsız tutumunu ortaya koymaya başlıyordu. Maurer, 31 Temmuzda Fransa ile bilimsel ve teknik işbirliğini öngören bir anlaşma da imzaladı.

Başbakan Maurer Fransa'dan ayrılmadan önce, 3 Ağustosta, Agence France-Presse'e verdiği demeçte, Sovyetlerin Comecon içinde devletler-üstü bir organ kurma fikrine karşı olduklarını belirttikten sonra, "Biz bu çeşit işbirliği şekillerini, sosyalist ülkeler arasındaki münasebetlerin temelini teşkil eden, milli egemenliğe saygı ve içişlerine karışmama prensipleri ile uzlaşmaz telakki ediyoruz" demiştir.

Romanya Devlet Başkanı ve İşçi Partisi Birinci Sekreteri Georghe Georghiu-Dej 1965 Martında öldü. Parti Merkez Komitesi, hemen yaptığı toplantıda, Parti Birinci Sekreterliğine Nicolae Ceausescu'yu ve eski başkan Chivu Stoica'yı da Devlet Başkanlığına seçti. Ceausescu (Çavuşesku okunur) ile beraber, Romanya'nın Moskova karşısındaki ekonomik bağımsızlığı ile birlikte, dış politikadaki bağımsızlığı da büyük bir hız kazanacaktır.

Romanya Komünist Partisinin 19-24 Temmuz 1965 tarihlerinde yapılan 9'uncu Kongresi, Romanya'nın "ekonomik ve siyasal bağımsızlığı"nın esaslı bir şekilde vurgulanmasına vesile oldu. Esasında Romanya, Moskova-Pekin çatışması karşısında, körükörüne Moskova'nın arkasından gitmeyip, Moskova'ya rağmen tarafsız bir tutum almakla, siyasal alandaki bağımsızlığını açık bir şekilde ortaya koymuştu.

1966 yılından itibaren Romanya, bağımsızlık politikasını ekonomik ve siyasal alandan askeri alana da intikal ettirerek, Varşova Paktına hücum etmeye başladı. Ceausescu 1966 yılı içinde yaptığı çeşitli konuşmalarda, Varşova Paktı ve Sovyet Rusya'ya dolaylı bir şekilde çatarak, askeri bloklara ve başka ülkelerde asker bulundurmaya karşı çıkmış, bu durumun halkların bağımsızlık ve milli egemenliğine aykırı olduğunu, Doğu-Batı gerginliğinin azalması sebebiyle, sosyalist ülkelerde Sovyet askerlerinin bulunmasına ihtiyaç olmadığını, bu askerlerin masraflarının Sovyetler tarafından ödenmesi gerektiğini, Varşova Paktı kuvvetlerinin Başkomutanlığının rotasyon (sıra ile) usulü ile her devlet tarafından yapılmasını ve Sovyet Rusya'nın nükleer silah kullanmadan önce müttefiklerine danışması gerektiğini söylemiştir.

Ceausescu'nun bu tutumu ile tam çelişkili olarak, Brejnev-Kosigin ekibi de tam bu sırada, Varşova Paktı içinde de bir "devletler-üstü" organ kurmak suretiyle, sosyalist ülkelerin askeri entegrasyonuna gitmek istemiştir. Buna karşılık, Ceausescu tutumunu daha da kesinleştirdi ve 11 Haziran 1966'da yaptığı bir konuşmada Avrupa ülkeleri arasında yeni münasebetlerin kurulabilmesi için NATO ve VARŞOVA Paktlarına son verilmesi gerektiğini söyledi. Mamafih, Sovyetler'in bu görüş karşısında ve Romanya'nın baskısına bir dereceye kadar boyun eğmek zorunda kaldığı görüldü. Çünkü, Varşova Paktı liderleri 4-5 Temmuzda Bükreş'te toplandı ve 5 Temmuzda Avrupa Güvenliği konusunda uzun bir Deklarasyon yayınlandı. Deklarasyon, hem NATO'nun ve hem de VARŞOVA Paktının kaldırılmasını teklif ediyordu. Bu teklif ise, Ceausescu'nun görüşlerinden başka bir şey değildi.

1967 yılı Romanya için bağımsızlık politikasının hem en yüksek noktası ve hem de son yılı olmuştur, denilebilir. Son yılı olmuştur, zira 1968 Ağustosunda Çekoslovakya'nın başta Sovyet Rusya olmak üzere Varşova Paktı devletlerinin işgaline uğraması, Ceausescu'yu, tamamen değilse bile, mühim ölçüde tekrar Moskova'ya dönmeye mecbur edecektir.

1967 yılı bağımsızlığın en yüksek noktası olmuştur; çünkü Romanya 31 Ocak 1967'de Batı Almanya ile diplomatik münasebetler tesis etti. Bu ise, Moskova'nın en sadık uydusu Doğu Almanya'ya bir şamardı.

1967 Haziranında patlak veren Arap-İsrail savaşı, Romanya'yı Varşova Paktı blokundan biraz daha uzaklaştırdı. Zira savaşın çıkmasından birkaç gün sonra, Paktın üyeleri 9 Haziranda Moskova'da bir toplantı yaptılar ve toplantının sonunda, İsraile hücum eden ve Arapları destekleyen bir Deklarasyon yayınladılar. Romanya, savaş karşısında tarafsızlığını ileri sürerek bu Deklarasyonu imzalamadı. Ayrıca, Doğu Almanya hariç, Paktın bütün üyeleri İsrail ile diplomatik münasebetlerini kestikleri halde, Romanya kesmedi. Doğu Almanya'nın zaten İsrail ile diplomatik münasebetleri yoktu.

Bunun arkasından, Romen Büyük Millet Meclisi, 24-25 Temmuz 1967 günlerinde dış politikayı tartıştı. Ceausescu uzun bir konuşma yaptı. Başbakan İon Maurer de konuştu. Bu konuşmalarda, içişlerine karışmama ve milletlerarası münasebetlerde "milli hüviyeti" muhafaza ana tema idi. Ayrıca, Maurer, Romanyanın Amerika ile münasebetleri geliştirmek istediklerini söylemekten de çekinmedi.

Romanyanın, dış politikadaki bu gelişmelerine paralel olarak, dış ekonomik münasebetleri de aynı seyri takip etmiştir. Bir-iki örnek vermek için söyleyelim: 1959 yılında Romanya'nın dış ticaretinde kapitalist ülkelerin yeri % 12.49 iken, bu nisbet 1965 yılında % 24.71'e yükselmiş ve buna mukabil, sosyalist ülkelerin yeri 1959'da % 77.88 iken, 1965'de bu nisbet % 63.43'e düşmüştür. Aynı şekilde Sovyet Rusyanın Romen dış ticaretindeki hissesi de büyük düşme göstermiştir. Sovyet Rusya'nın, Romanya'nın dış ticaretindeki payı 1958'de % 51.5 iken. 1968 yılında bu rakam % 26.3'e düşmüştür. 1959-1965 arasında Romanya, Batı Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya gibi Batılı ülkelerle olan dış ticaretini arttırırken, Doğu Almanya, Bulgaristan, Macaristan, Çekoslovakya ve Sovyet Rusya ile ticareti azalma göstermiştir.

Fakat ne var ki, Romanya'nın bu tutumu karşısında Sovyet Rusya'nın da tamamen hareketsiz kaldığı söylenemez. 1967'nin ikinci yarısında Romen basını, Sovyetlerin, sözleşmelerle üstlendikleri ekonomik ve teknik yardım taahhütlerini yerine getirmediğinden şikayet ediyordu. 1968 yılı başında ise Sovyet-Romen münasebetlerinde tam bir soğukluk hakimdir. Çekoslovak Komünist Partisi içinde Dubçek hareketi ortaya çıkmasaydı, Romanya Sovyetlerle ciddi bir çatışmaya girebilirdi. Ve Çekoslovakya olmasaydı, Sovyet liderliği içinde seslerini gittikçe yükselten sertlik taraftarları Romanyayı cezalandırabilirlerdi.

Romanya, Sovyetlerin 21 Ağustos 1968'de Çekoslovakya'yı işgaline karşı sert bir tepki göstermiştir. Hemen ertesi günü Ceausescu, Romen Büyük Millet Meclisinde yaptığı konuşma, Çekoslovakya Cumhuriyetinin milli bağımsızlık ve egemenliğinin çiğnendiğini, Çekoslovak halkının içişlerine kuvvet yoluyla müdahale edildiğini ve bunun, sosyalist ülkelerle komünist partiler arasındaki münasebetleri idare etmesi gereken temel kurallarla tümden çelişki teşkil ettiğini söyledikten sonra, aynı durumun Romanya'nın başına da gelmesi ihtimaline karşı da şu uyarıyı yapmıştır: "Romanya halkı Anavatanımız topraklarının hiç kimse tarafından ihlaline müsaade etmeyecektir".

Fakat Ceausescu bu sert tutumunu bir kaç gün sonra hemen değiştirmek zorunda kaldı. Çünkü artık Sovyetlerin şakası yoktu. Hele 1968 Kasım ayında ortaya atılan Brejnev Doktrini Sovyetlerin kararlılığını gayet açık olarak gösteriyordu. Sovyetler gerekli gördükleri anda istedikleri sosyalist ülkeye müdahale hakkını kendilerine tanımaktaydılar.

Bu sebeple Ceausescu, Çekoslovakya'nın Sovyetler tarafından işgalinden sonra, Moskovaya karşı tutumunda daha dikkatli olmaya başladı. Zira şimdi Sovyetler Romanya üzerinde de baskıya geçmişlerdi. Bu baskı neticesi, Varşova Paktı toplantısı Kasım sonunda Bükreş'te yapıldığı gibi, Romanya Pakt içinde tekrar aktif bir rol almaya başladı. Bununla beraber, Ceausescu'nun Moskova'ya tamamen boyun eğdiği de söylenemez. Bağımsız tutumunu biraz törpülemekle beraber ve bu bağımsızlık 1968 öncesi gibi olmamasına rağmen, Romanya bundan sonra da Moskova'ya karşı daima belirli bir mesafe koyarak blok içindeki münasebetlerini devam ettirecektir.

Kaynak : Fahir ARMAĞANOĞLU - 20.Yüzyılın Siyasi Tarihi