Ana Sayfa « E-tarih.org    
 
   
BLOKLARDA YAPI DEĞİŞİKLİĞİ
  Doğu Bloku Gelişmeleri
      TÜRK DIŞ POLİTİKASI 1960-1980
        Türk-Amerikan Münasebetleri
  » Üst Konu
Genel Görünüm
Kıbrıs Buhranları
Türk-Amerikan Münasebetleri
Türk-Sovyet Münasebetleri
Türk-Yunan Münasebetleri
Türkiye ve Orta Doğu
Yunanistan'ın NATO'ya Dönmesi

 
Türk-Amerikan Münasebetleri

İkinci Dünya Savaşından sonraki Türk-Amerikan münasebetleri iki ana bölüme ayrılır. 1945-1960 arasında bu münasebetler, sarsıntısız, sağlam ve tam bir dayanışma gösterir. Bu münasebetleri sarsacak herhangi bir ciddi anlaşmazlık veya mesele ortaya çıkmış değildir.Bu münasebetler gerçek anlamında bir ittifak münasebetidir ve Amerika, Türk dış politikasının en kuvvetli ve hemen hemen tek dayanak unsurudur. NATO bile Türkiye için Amerika demektir.

1960'dan itibaren Türk-Amerikan münasebetlerinde değişmeler başlamıştır. 1960-1980 dönemi, Türk-Amerikan münasebetlerinin inişler-çıkışlar, çalkantılar, sarsıntılar ve krizler dönemidir. Bilhassa iki büyük hadise, Amerika'nın iki büyük hatası, yani 5 Haziran 1964 Johnson mektubu ve 1975-1978 ambargosu, Türk-Amerikan münasebetleri üzerinde çokyaygın tesirler meydana getirmiştir. Bu tesirler ise Türk dış potitikasında küçümsenemiyecek ölçüde, yapı değişikliğine sebep olmuştur. Türk-Amerikan münasebetlerinin bu gelişmesi, Türkiyeyi, Sovyetlerle olan münasebetlerini yeniden değerlendirmeye götürmüştür. Öte yandan, Türkiye'nin Orta Doğu politikası da, aynı tesirlerle yeni bir şekil almaya başlamıştır

Türkiye'nin Sovyet Rusya ve Orta Doğu politikası değişmemekle beraber, 1980'den itibaren Türk-Amerikan münasebetlerinin, yeniden, yükselme çizgisi üzerinde seyretmeye başladığı görülmektedir.

Şunu da belirtelim ki, Türk-Amerikan münasebetlerinin 1960'dan itibaren değişme göstermesini, sadece Amerika'nın Kıbrıs meselesi sırasında yaptığı iki ciddi hataya bağlamak da yanlıştır. Şüphesiz hata teşkil eden bu iki hadisenin çok köklü tesirleri olmuştur. Fakat unutmamalı ki, 1960'lardan itibaren dünya da değişmeye başlamıştır. Milletlerarası politikanın yapısı ve unsurlarında da esaslı değişiklikler ortaya çıkmıştır. Bunları geçen bölümlerde oldukça ayrıntılı bir şekilde ele almaya çalıştık. Genel çerçevede meydana gelen bu değişmelerin, Türkiyeye ve Amerikaya, karşılıklı münasebetlerinde bir takım yeni manipülasyon imkanları verdiği de bir gerçektir.

Nitekim, Türkiye'de Amerika hakkında ilk şüphelerin doğmasına sebep olan Küba krizi ve füzeler meselesi böyledir. Sovyetlerin Küba'ya yerleştirdikleri füzeleri geri çekmelerine karşılık, Amerika'nın da, Türkiye'deki, modası geçmiş, fakat Amerika'nın Türkiyeyi füzelerle desteklediğinin bir simgesi olan, Jüpiter füzelerini sökmesi, hiç şüphesiz dünyayı, 1962 Ekiminde, bir nükleer savaşın eşiğinden döndürmüştür. Küba Krizi, milletlerarası politikanın ne derece tehlikeli bir yapıya ulaştığını göstermiş ve büyük devletler, bu yapıyı daha tehlikesiz hale getirmenin tedbirlerini aramaya başlamışlardır.

Bu böyle olmakla beraber, Jüpiter füzelerinin sökülmesi Türk kamuoyunda hoşnutsuzluk yaratmıştır. Amerika, istediği zaman, Türkiye'nin güvenliğini ve hatta varlığını tehlikeye sokabilecek kararları almaktan çekinmeyecektir, intibaı hasıl olmuştur. İkincisi bu hadise, Amerika'nın kendi güvenlik menfaatlerini müttefiklerinin üstünde tuttuğunun bir işaretini de taşımaktaydı. Amerika Küba'daki Sovyet füzelerinin geri çekilmesini sağlamak suretiyle kendi güvenliğini bir tehlikeden kurtarırken, jüpiter füzelerini de Türkiye'den sökerek Türkiye'nin Sovyetler karşısındaki güvenliğini zayıflatmış olmakta idi.

1962 Küba krizi sıralarında Türkiye'de, 1961 Anayasa'sının gayet liberal hürriyetler düzeni içinde filizlenmeye başlayan sol akımlar, bilhassa daha sonraları ve 1964'den itibaren, Amerika'nın Jüpiter füzelerini Türkiye'den çekmesini, Türk kamu oyunu Amerika aleyhine çevirmek için bir koz olarak kullanacaktır.

Başkan Johnson'ın 5 Haziran 1964 tarihli mektubu bu atmosferde çıktı. Esasında, mektup hadisesini ağırlaştıran, o sırada ortaya çıkmış olan sol akımlar değil, mektubun, mektup olmaktan ziyade, bir "ültimatom" mahiyetinde olması idi. Bununla beraber, mektup o zaman açıklanmamış olduğu için, şiddetli tepkiler daha sonra kendisini göstermiştir. Fakat mektup hakkındaki söylentiler de bir hayli yaygınlaşmış ve en azından Türkiye'nin Kıbrıs'a çıkarma yapmasına Amerika'nın engel olduğu bir çok çevrelerce biliniyordu. 1964 Ağustos ayında Ankara sokaklarında üniversite gençliğinin yaptığı gösterilerde, ilk defa Amerika aleyhine sözler söyleniyor ve yine ilk defa "Go Home" pankartı taşınıyordu. Başbakan İsmet İnönü ise, bir kabine toplantısında, "Dostlarımız ve düşmanlarımız bize karşı birleşmiştir" diyordu.

Johnson mektubu Türk-Amerikan münasebetleri üzerinde çok ağır tahribat yapmış ve uzun süre devam edecek derin izler bırakmıştır. Amerika'nın bu tutumu, Türkiyeyi Sovyetlerle olan münasebetlerini yeniden gözden geçirmeye adeta zorlamıştır. Türkiye, biri müttefiki, diğeri komşusu olan iki süper-devletle birden münasebetlerini bozuk düzen içinde sürdüremezdi. Bunun için, Türk Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin 30 Ekim-6 Kasım 1964 günlerinde Moskova'yı ziyaret etmiştir. Bu ziyaret, Sovyetlerin Kıbrıs'ta iki milll toplum'un varlığını kabul etmelerini sağladığı gibi, Türk-Sovyet münasebetlerinin trafiği de bu ziyaretten sonra hızlanmıştır. 4-13 Ocak 1965 günlerinde, Yüksek Sovyet Şurası Başkanı Podgorny başkanlığında bir Sovyet parlamento heyeti Ankara'yı ziyaret etmiş, bu ziyareti Türkiye Başbakanı Suat Hayri Ürgüplü'nün 9-17 Ağustos 1965 günlerinde Sovyet Rusya'yı ziyareti takip etmiştir. 1965 Ekim seçimlerinde tek başına iktidara gelen Adalet Partisi'nin sağ iktidarında ise, Türk-Sovyet münasebetleri daha da gelişmiştir. AP iktidarı ile birlikte Türkiye ile Sovyet Rusya arasında ekonomik ve ticari münasebetler de hız kazanmıştır. Sovyet Başbakanı Kosigin 20-27 Aralık 1966'da Ankara'yı ziyaret etmiş ve Türkiye Başbakanı Süleyman Demirel de 19-29 Eylül 1967 tarihleri arasında Sovyet Rusya'yı ziyaret etmiştir.

1964 sonundan itibaren Türk-Sovyet münasebetleri devamlı yükselen bir çizgi çizerken, aynı dönemde Türk-Amerikan münasebetleri de, bir yandan soğukluğunu sürdürürken, bir yandan da bir takım meseleler ile karşılaşmıştır.

Birinci mesele, Amerika'nın 1964 yılı sonlarında ortaya attığı ve nükleer silahların kullanımında diğer NATO'lu müttefiklerini de ortak etmek istediği, Çok Taraflı Nükleer Güç'e (Multi-Lateral Force-MLF) katılmayı, Türkiye'nin 1965 Ocak ayında reddetmesidir. Red keyfiyeti, Podgorny'nin Ankara'yı ziyareti sırasına rastlamıştı. Johnson'ı mektubuna Türkiye, Dışişleri Bakanı Erkin'in Moskova ziyaretinden sonra, ikinci bir cevap vermiş oluyordu. Türkiye'nin şekillenmeye başlayan yeni dış politikası da ilk işaretlerini vermeye başlıyordu.

Türkiye'de sol akımların ortaya çıkması, Türkiye'nin siyasi hayatında yeni bir durum da doğurmuştur. Bu tarihlere gelinceye kadar Türk dış politikası ve bilhassa Türkiye'nin NATO üyeliği, hemen hiç tartışılmayan konulardan biri idi. Bilhassa aşırı sol akımların Marksist karakteri, Türkiye'yi Batı'dan koparma amacını güttüğü için, daha başlangıçtan itibaren dış politikaya hücum etmeye ve bilhassa Amerika faktörünü yıpratmaya başlamıştır. Bu sebeple, 1965'ten itibaren Türk kamu oyunda en fazla tartışılan konulardan biri de Amerika ile yapılan ikili anlaşmalar olmuştur.

NATO kurulduktan sonra, üye ülkelerdeki Amerikan kuvvetlerinin durumunu düzenlemek üzere, üye devletler arasında 1951 Haziranında, "Kuvvetler Statüsü Anlaşması" denen bir anlaşma imzalanmıştı. Türkiye NATO'ya katıldıktan sonra, 10 Mart 1954'de bu anlaşmaya o da katılmış ve yine bu çerçeve içerisinde Amerika ile de, 23 Haziran 1954 de, genel mahiyette bir Askeri Kolaylıklar Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmaya dayanarak, bundan sonra, Amerika ile Türkiye arasında, daha doğrusu Amerikan makamları ile Türk makamları arasında, sayısı 91'i bulan ikili anlaşmalar yapılmıştır. İşin garibi, bu anlaşmaların bir kısmının da, Türk ve Amerikan makamları arasında yüzyüze yapılan görüşmelerde ve hatta telefon görüşmelerinde, tesbit edilen anlaşmalar olması idi. Kısacası durum bir hayli karışıktı.

Bu ikili anlaşmalar esas itibariyle iki konu üzerinde yoğunlaşmıştı.

Birincisi, Amerikalılara sağlanan üs ve tesislerdi. Bunlar da dört kategori idi: Hava üsleri (Ankara-Esenboğa, İzmir-Çiğli, Adana-İncirlik ve Diyarbakır-Pirinçlik), stratejik füze üsleri, Elektronik komünikasyon tesisleri ve personel ve aileleri için sosyal tesisler.

İkinci kısım anlaşmalar, Amerikalı personelin Türkiye'de sahip olacağı yetkiler ve ayrıcalıkları gösteriyordu. Zamanla bu ayrıcalıklar o kadar genişletilmiştir ki, bunlar, Türkiye'nin egemenlik haklarına ters düşen kapitülasyon mahiyetini almış ve tatbikatta da, Amerikalı personel ile Türkler arasında sürtüşmelere ve sosyal rahatsızlıklara sebep olmuştur

Sol akımların da tesiriyle kamu oyunda, ikili anlaşmalar konusundaki tartışmalar günden gün yoğunlaşırken, 1965 Ekiminde iktidara gelmiş olan Adalet Partisi hükümetinin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil, 6 Ocak 1966'da yaptığı açıklamada, hükümetin ikili anlaşmaları gözden geçirmekte olduğunu bildirmiştir. Bundan bir hafta sonra da, 13 Ocak 1966'da Johnson mektubu Türk basınında açıklanmıştır.

Türk hükümeti 1966 Nisanında Amerika'ya müracaatla, ikili anlaşmaların yeniden düzenlenmesi gerektiğini bildirmiş ve Amerika da bu teklifi kabul ile 1967 Ocak ayında bu düzenleme için Türk-Amerikan müzakereleri başlamıştır. Bu müzakereler ve çalışmalar sonunda 3 Temmuz 1969'da Savunma İşbirliği Anlaşması imzalandı. Gizli olan bu anlaşma, 1970 Ocak ayında Büyük Millet Meclisi ile Senato'nun gizli oturumlarında üyelere açıklanmış ve 7 Şubat 1970'de de Başbakan Demirel tarafından yapılan bir basın toplantısında, ancak temel prensipleri hakkında bilgi verilmiştir. Bu prensiplerin başında "karşılıklı egemenlik ve eşitlik" prensibi gelmekteydi. Tesis ve üslerde Türkiye'nin muvafakati olmadan hiç bir hareket yapılamıyacaktı. Üslerin "ortak kullanımı" esastı. Türkiye üs ve tesislerde, "tam ve kesin" kontrol ve denetim hakkına sahipti. Yetkili Türk makamları gerekli gördükleri her zaman, bu üs ve tesisleri denetleyebileceklerdi. Nihayet bu üs ve tesislerin faaliyetleri hiç bir zaman NATO'nun amaçlarının dışına çıkamıyacaktı.

Amerikalı personelin görev ve yetkileri konusunda da Türkiye ile Amerika arasında 24 Eylül 1968'de bir anlaşma imzalanarak, yetki ve ayrıcalıkların kullanılışı Türkiye'nin egemenliği ile uyuşur hale getirilmiş ve kontrol altına alınmıştır.

1969 Anlaşması, şimdiye kadar çeşitli şekillerde yapılmış olan 91 anlaşmanın yerini alan tek bir anlaşma oluyordu. Fakat şurası da bir gerçekti ki, bu anlaşma, Türk-Amerikan münasebetlerinde meydana gelen büyük değişikliğin de bir işareti oluyordu. Bu münasebetler artık 1950'lerin münasebetleri değildi. Bundan dolayı, Amerika Türk kamu oyunda daha fazla tepkilere sebep olmamak için, Türkiye'deki "görüntü"sünü mümkün olduğu kadar azaltmaya başladı. Bu defa, 30.000 kadar olan personelin sayısı 7.000'e indirildi. Amerikalı askerlerin halkın arasında üniforma ile dolaşması önlendi. Amerikalı aileler, büyük şehirlerde halkın içinde ikamet etme yerine, ayrı yerlerde toplu olarak yaşamaya başladı.

1969 anlaşmasının yapılmasında ve görüntüsünün azaltılmasında 1968 de Türk üniversitelerinde başlayan sol kaynaşmalar ve bunu takip eden ve genellikle Amerikalılara yönelmeye başlayan terör ve anarşi hadiselerinin de büyük rolü olmuştur. 1969 Ocak ayında Ankara'daki Amerikan büyükelçisinin arabasının Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde öğrenciler tarafından yakılması bu hadiselerden biridir.

1970 ile 1974 yılları arası, Türkiye'nin, hem iç politika ve hem de anarşi ve terör dolayısıyla, iç çalkantılarla dolu olduğu bir dönemdir. Onun için, Türk-Amerikan münasebetlerinde göze batan bir hadise veya gelişme olmamıştır. Fakat Türkiye'nin iç istikrarsızlığının Amerika için devamlı bir endişe kaynağı olduğu da inkar edilemez.

1974 Kıbrıs harekatından sonra, Amerika'nın 1975 Şubatından itibaren tatbike başladığı ve 1978 Eylülüne kadar devam eden ambargo ise, 1969 Savunma İşbirliği Anlaşmasının Türk Amerikan münasebetlerine getirdiği sükunete ağır bir darbe indirmiş ve bu münasebetlerde gayet ciddi sarsıntılara sebep olmuştur. Kıbrıs konusundaki açıklamalarımızda da söylediğimiz gibi, ambargo üzerine Türkiye, 3 Temmuz 1969 anlaşmasını yürürlükten kaldırdı ve 25 Temmuz 1975'den itibaren Türkiye'deki bütün Amerikan üs ve tesislerine elkoydu. Her ne kadar 26 Mart 1976'da yeni bir anlaşma yapıldı ise de bu anlaşma bir türlü yürürlüğe konamadı ve nihayet 29 Mart 1980'de, 1969 ve 1976 anlaşmalarının yerini alan, üs ve tesisler üzerinde Türkiye'nin egemenlik haklarını tam manasiyle gerçekleştiren, Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması imzalandı.

Ambargonun kalktığı 1978 Eylülü ile, Türkiye'de rejim değişikliğinin vukubulduğu 12 Eylül 1980 tarihleri arasında, Türkiye'nin içine düştüğü kargaşa, siyasi istikrarsızlık, anarşi ve terör, belki de Türkiye'den fazla Amerika için korkulu günler olmuştur. Zira, anarşi ve teröre genellikle komünist ve Marksist düşüncenin hakim olması bir yana, 1979 Şubatında İran'da Humeyni rejiminin kurulması da, Amerika açısından, Türkiye'de koyu dinci bir hareketin ortaya çıkması endişesini de yaratmıştır. 1979 yılının sonunda Sovyetlerin Afganistan'ı işgali de bu duruma eklenince Amerika için ortaya daha da karanlık bir manzara çıkarıyordu. Orta Doğu'nun stratejisi alt üst olmuştu. Bu yeni stratejik yapı içinde Türkiye'nin ehemmiyeti daha da artmıştı. İstikrarlı ve kuvvetli bir Türkiye her zamandan daha fazla Amerika'ya gerekli iken, aksine, İran ve Afganistan'dan sonra Türkiye "düşme" tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştı.

Bu sebeplerden Türkiye'de 12 Eylül 1980 hareketi Amerika tarafından memnuniyetle karşılanmıştır. Çünkü istikrar Türkiye'ye yeniden geliyordu. 1980 Kasımında Amerika'da Başkanlık seçimini Ronald Reagan'ın kazanması ve Reagan'ın dış politikası, Türkiye ile Amerika arasında yeni bir yaklaşma dönemi açmıştır.

Kaynak : Fahir ARMAĞANOĞLU - 20.Yüzyılın Siyasi Tarihi