Ana Sayfa « E-tarih.org    
 
   
YUMUŞAMAYA (DETANT) DOĞRU
  Yeni Gelişmeler
      Silahsızlanma Çabaları
  » Üst Konu
Bandung'tan Bağlantısızlığa
Silahsızlanma Çabaları
SALT-1 Anlaşması
Neticesiz Kalan Salt 2
Helsinki Deklarasyonu

 
Silahsızlanma Çabaları

1960'lardan itibaren silahsızlanma ve bazı silahsızların sınırlandırılması konusunda atılan adımlar, yumuşama (detente) havasının teşekkülünde mühim ve müessir bir faktör olmakla beraber, alınan neticeler gösterilen faaliyetin genişliği ile orantılı olmamıştır. Şu manada ki, silahlanma için yapılan harcamalar azalmak veya en azından sabit kalmak şöyle dursun, her yıl devamlı bir artış göstermiştir.Bir misal vermek için söyleyelim: 1975 yılında 51 ülkenin savunma harcamaları 340 milyar Dolar civarında olmuş iken, 1980 yılında bu miktar 598 milyar Dolara çıkmıştır. Keza, Varşova Paktının savunma harcamaları 1975'de 132 milyar civarında ve NATO'nun ki de 150 milyar civarında iken, her iki ittifaka ait rakamlar, tahmini 210 ve 240 milyar Dolar olmuştur. Varşova Paktı için tahmini rakam kullandık, zira Sovyet Rusya 1980 yılı savunma harcamalarına ait miktarı açıklamamıştır.

Savunma harcamaları bakımından üçüncü sırayı Orta Doğu almaktadır. 1975 yılında 11 Orta Doğu ülkesinin savunma harcamaları 28 milyar Dolar kadar olmuş iken, 1980 yılında sadece 6 ülkeye ait miktar 38 milyara yükselmiştir. Orta Doğu, kişi başına düşen savunma harcamaları bakımından dünyada ilk sırayı almaktadır. Zira, 1975 yılında Suudi Arabistan'ın kişi başına düşen savunma harcaması miktarı 1.153 Dolar iken bu rakam, 1980'de 3.014 Dolar olmuştur. İkinci sırayı alan İsrail için bu miktarlar 1975 için 1.045 ve 1980 için de 1.514 Dolardır.

Milletler Cemiyeti Paktının 8'inci maddesi silahsızlanma ve silahların sınırlandırılması konusundaki çalışmaları düzenleme görevini Konsey'e vermiş iken, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 11'inci maddesi "silahsızlanmada ve silahsızlanmanın düzenlenmesinde hakim olan prensipler"i tetkik ve bu prensipler hakkında üye devletlere ve Güvenlik Konseyine "tavsiye" de bulunma görevini Genel Kurul'a vermiştir. Bununla beraber, Genel Kurul'un silahsızlanma çabalarını hızlandırmada çok aktif olduğunu da söylemeliyiz. Mesela Genel Kurul (o zaman 51 üyeli idi) 24 Ocak 1946'da aldığı bir kararla, atom enerjisinin kontrolu ve bunun münhasıran barışçı amaçlarla kullanılması, atom silahlarının milli silahlanmaların dışında bırakılmasını sağlamak amacı ile tavsiyelerde bulunmak üzere Atom Enerjisi Komisyonu'nu kurmuştur.

Genel Kurulun 14 Aralık 1946 tarihli tavsiye kararı üzerine, Güvenlik Konseyi, 13 Şubat 1947'de de Konvansiyonel (Geleneksel) Silahlar Komisyonu'nu kurdu. Lakin, her iki komisyon da soğuk savaşın en çetin günlerinde kurulduğu için, her iki komisyonun da çalışmalarında ve fakat bilhassa Atom Enerjisi Komisyonunda Doğu-Batı çatışması ön plana çıktı. Bu sebeple, Sovyet Rusya'nın muhalefetine rağmen, Genel Kurul, 11 Ocak 1952'de aldığı bir kararla, Atom Enerjisi Komisyonu ile Konvansiyonel Silahlar Komisyonunu lağvedip, ikisinin yerine olmak üzere, Silahsızlanma Komisyonunu kurdu. Bu Komisyonun görevi ise, nükleer silahlar ve silahlı kuvvetlerin arttırılması da dahil her türlü silahsızlanmanın tahkik (verification) ve kontrolu; atom enerjisinin kontrolu ile atom silahlarının bertaraf edilmesi ve silahlı kuvvetler ve her çeşit silahlanmanın dengeli bir şekilde azaltılması ve sınırlandırılması; ve nihayet, fiili bir silahsızlanma programının tesbiti idi.

Bu Komisyon 1957 yılına kadar ve hatta bir-iki defa toplanmak suretiyle 1965 yılına kadar çalışmalarını sürdürdü. Fakat hiç bir netice alamadı. Esasında Silahsızlanma Komisyonu 1957'den itibaren müessiriyetini kaybetmiş bulunuyordu.

Buna karşılık, 1960'ların başından itibaren silahsızlanma çabalarında iki mühim gelişme oldu. Biri, bu çabaların konvansiyonel silahlarda azaltma veya sınırlandırmayı bir tarafa bırakıp, esas itibariyle nükleer silahsızlanmaya yönelmesidir. Çünkü, Konvansiyonel silahsızlanmada, iki mühim mesele, Doğu ile Batı arasında derin görüş ayrılıklarına sebep olmuş ve herhangi bir anlaşmanın gerçekleşmesini önlemiştir. Bu meselelerden bir tanesi, her devlete tahsis edilecek asker ve silah miktarı idi. "Ceiling" denen bu sistemin ölçüsünü bulmak gayet tabii ki fevkalade zordu. Bu hususta her devletin kendisine göre bir ölçüsü vardı. Diğer taraftan silah meselesinde, her devletin elindeki aynı mahiyetteki (mesela piyade tüfeği veya top) silahın aynı teknik ve teknolojik yeteneğe ve vurucu güce sahip olmaması da, işi iyice zorlaştırıyordu. Bu "tahsis" (ceiling) ile bağlantılı bir diğer mesele de, silahların miktarları üzerinde bir anlaşmaya varılsa bile, her devletin bu miktarlar içinde kalıp kalmadığı nasıl kontrol edilecekti? "Tahkik" (verification) veya kontrol, "Tahsis"in can alıcı noktası idi. Fakat burada bilhassa Sovyetler, kendi topraklarında kontrol postalarının kurulmasında büyük güçlükler çıkardılar. Esasında bu da çok zor bir mesele idi. Bir bakıma bir egemenlik meselesi idi.

Silahsızlanma çabalarında 1960'lardan itibaren meydana gelen ikinci gelişme de, bu çabaların Birleşmiş Milletlerin dışına çıkması ve bilhassa iki büyük nükleer güç olan Sovyet Rusya ile Amerika arasındaki münasebetlerin bir konusu haline gelmesidir.

Silahsızlanmanın konvansiyonel silahlardan nükleer silahlara intikalinde ve dolayısiyle, nükleer silahlar bakımından bazı sınırlama anlaşmalarının yapılabilmesinde, bir nükleer savaşın doğurabileceği muhtemel korkunç neticelerin gözönüne getirilmesi şüphesiz büyük rol oynamıştır. Amerika ile Sovyet Rusya arasında şu kadar veya bu kadar fark olmuş veya bir denge mevcut olmuş, bir nükleer savaşın her iki tarafta da meydana getireceği tahribat, yıkım ve insan kaybı açısından, bunun hiç bir ehemmiyeti kalmamıştır ki, buna "Dehşet Dengesi" diyoruz. Dünyanın Dehşet Dengesi ile karşı karşıya kalması ise, 1962 Ekimindeki Küba Buhranı ile olmuştur. Küba Buhranı, Birleşmiş Milletler Silahsızlanma Komisyonunun yıllarca çalışmalarından çok daha müessir olmuş ve silahsızlanma müzakerelerinde masaların etrafında bir ihtimal olarak söylenenler, bir anda insanlığın karşısına çıkıvermiştir.

Bundan dolayıdır ki, bu buhranın hemen ertesinde, 5 Ağustos 1963'de Amerika, Sovyet Rusya ve İngiltere arasında, yeraltı denemeleri hariç, atmosferde, uzayda ve sualtında yapılan denemelerin durdurulmasına ait bir anlaşma imzalanmıştır.

1963 antlaşmasını, yine Amerika, Sovyet Rusya ve İngiltere arasında 27 Ocak 1967 tarihinde imzalanan ve "Dış Uzay Antlaşması" denen antlaşma takip etti. Bu antlaşma ile, uzayın barışçı amaçlarla araştırılması ve kullanılması amacı ile, ay da dahil uzaydaki gezegenlerde nükleer ve kitlesel tahrip silahlarının kullanılması ve depolanması yasaklanıyordu. Keza, ay da dahil uzaydaki gezegenlerde işgal veya başka şekillerde egemenlik tesisi söz konusu olamıyacaktı. Uzay insanlığın ortak malı olarak kabul ediliyordu.

Bundan sonra bir dizi anlaşmalar imzalanmıştır ki, bunların en mühimlerini şöyle sıralayabiliriz:

-1 Temmuz 1968'de Amerika, Sovyet Rusya ve İngiltere arasında imzalanıp 50 devletin daha katıldığı, "Nükleer Silahların Yayılmasını önleme" (Non-Proliferation) Antlaşması.

-11 Şubat 1971'de imzalanan ve deniz dibinde, okyanus tabanında ve okyanusun yeraltında, nükleer silahlarla diğer kitlesel tahrip silahlarının yapımını, kullanılmasını, depolanmasını ve denenmesini ve fırlatma rampaları inşasını yasaklayan "Deniz Yatağı" (Seabed) antlaşması.

-10 Nisan 1972 tarihli, Bakteriyolojik (Biyolojik) ve Toksik silahların geliştirilmesini, üretimini ve depolanmasını yasaklayan ve mevcutların dokuz ay içinde yokedilmesini öngören anlaşma.

-Amerika ile Sovyet Rusya arasında imzalanan ve yeraltında 150 kiloton'dan daha güçlü nükleer silah denemesi yapılmasını yasaklayan ve "Eşik" (Treshold) Antlaşması adını alan 3 Temmuz 1974 tarihli antlaşma. Bu antlaşmaya göre taraflar, ayrıca, bütün yer altı denemelerinin durdurulması hususunda bir anlaşmaya varmak içi görüşmelerini sürdüreceklerdir.

Görülüyor ki, bakteriyolojik silahlar anlaşması hariç tutulursa. diğer bütün anlaşmalar, karada, havada, suda, yeraltında, denizlerin dibinde ve uzayın gezegenlerinde, nükleer silahların denenmesini, yapımını ve kullanılmasını yasaklıyordu. Başka bir deyimle, nükleer silahların kullanılamıyacağı alanlar tesbit edilmişti. Bu sebeple, burada şunu da ilave edelim ki, alanlarla ilgili ilk anlaşma, 1 Eylül 1959'da, Arjantin, Avustralya, Belçika, Şili, Fransa, Japonya, Yeni Zelenda, Norveç, Güney Afrika Birliği, Sovyet Rusya, İngiltere ve Amerika arasında imzalanan ve Antartika (Güney Kutbu) Antlaşması'dır. Bu antlaşmaya göre, 60'ıncı güney enlem ile Güney Kutbu noktası arasında kalan alanın askeri maksadlarla kullanılması, asker ve silah bulundurulması, nükleer deneme yapılması ve nükleer silah stoku yapılması yasaklanıyordu. Hiç bir devlet Antartika üzerinde egemenlik iddia edemiyecek ve Antartika ancak barışçı maksadlarla kullanılacaktı.

Kaynak : Fahir ARMAĞANOĞLU - 20.Yüzyılın Siyasi Tarihi