Ana Sayfa « E-tarih.org    
 
   
DÜNYA POLİTİKASINDA ORTA DOĞU 1960-1980
  Irak-İran Savaşı
  » Üst Konu
1967 Arap-İsrail Savaşı
1973 Arap-İsrail Savaşı
1973 Petrol Krizi
Camp David Anlaşmaları ve İsrail-Mısır Barışı 1978-1979
Güney Yemen
Irak-İran Savaşı
İran'da Şah'ın Devrilmesi: Yeni Rejim
Lübnan İç Savaşı 1975-1976
Sovyet Rusya'nın Afganistan'ı İşgali
Ürdün İç Savaşı
Yemen İç Savaşı

 
Irak-İran Savaşı

  Yakın zamanların en manasız savaşlarından biri sayılan Irak-İran savaşının kökeninde bir mezhep mücadelesi olduğu kodar, daha gerilere giden bir siyasi üstünlük mücadelesi de mühim sebeplerden biridir. 

   İran-Irak Münasebetleri
 

  1958 Temmuzunda Irak'da monarşinin yıkılmasından sonra İran ile Irak arasındaki münasebetler bir türlü düzgün gitmemiştir. Bu tarihten sonra Irak'da daima sol rejimlerin hakim olması, Batı'ya dönük bir politika takip eden İran Şahı Riza Pehlevi'nin hiç hoşuna gitmemiştir. Diğer taraftan, 1970'de İngiltere'nin körfezden çekilmesinden sonra İran Şahı, İran Körfezi (Persian Gulf) dediği Basra Körfezini bir İran gölü haline getirmek istemiş ve bu faaliyetinde de Irak karşısına bir engel olarak çıkmıştır. Bu siyasi mücadelede İran, 1961'denberi Irak'ın başına dert olan kürt meselesini, zaman zaman Irak'a karşı bir koz olarak kullanmış ve kürt ayaklanmalarını desteklemiştir.

  1968 Temmuzunda Irak'da Baas Sosyalist Partisi iktidara geldi. Baas Partisi, bilhassa İhtilal Komuta Konseyi Başkanı Yardımcısı Saddam Hüseyin Takriti'nin çabaları ile, 1961'denberi devam eden  kürt meselesine bir çözüm getirmek üzere; Kürdistan Demokratik Partisi lideri Molla Mustafa Barzani ile 1970 Martında, kürtlere muhtariyet veren bir anlaşma imzaladı. Bu suretle Baas rejimi, yıllardanberi Irak'ın uğraştığı bir meseleyi bertaraf etmiş oluyordu.

  Baas rejimi, bunun arkasından 1972 Nisanında, Sovyet Rusya ile bir dostluk ve işbirliği antlaşması imzalıyarak Sovyetlerden silah almaya başladı. Bu da Tabi İran'ı memnun edecek  bir gelişme olmadı.

  Irak'ın 1970 Martında Kürtlerle imzaladığı muhtariyet anlaşmasını tatbik etmek imkanı olmadı. Çünkü bu anlaşmanın tatbikinde iki taraf arasında anlaşmazlıklar çıktı. Bunun üzerine 1974 Nisanında  kürtlerle Irak kuvvetleri arasında, Irak'ın kuzey bölgelerinde silahlı çatışma başladı ve bu çatışma giderek bir iç savaş haline geldi. Bu iç savaşa 1974 Kasım ayından itibaren İran da karışmaya başladı. Çünkü bu tarihten itibaren İran kürtlere top ve tanksavar silahları  vermeye başladığı gibi, Irak kuvvetlerinin önünden kaçan kürtler  İran'a sığınıyor ve oradan takviye aldıktan sonra tekrar Irak kuvvetlerine karşı mücadeleye başlıyordu. 1974 yılı sonunda İran'a sığınmış bulunan Irak kürtlerinin miktarı 130.000'i bulmuştu. Irak bir bakıma İran'la da savaş yapmaktaydı. Bu sebeple, iki devletin münasebetleri gayet kötü bir duruma girdi. Mamafih, gerçek şudur ki, İran'ın  kürtlere yardımı Irak'ı güç duruma sokmuştu.

  Fakat İran ve Irak arasındaki bu gerginlik fazla sürmedi. 1975 Martında Cezayir'de OPEC  toplantısı vardı. Bilhassa Cezayir devlet başkanı Bumedyen'in aracılık çabaları ile, İran Şahı ile Irak Başkan Yardımcısı Saddam Hüseyin arasında, 6 Mart 1975 de, bu toplantı sırasında bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma ile, Irak ile İran arasındaki Şat-ül Arab nehir sınırı yeniden tesbit ediliyor ve buna karşılık İran da kürtlere yardım etmekten vazgeçiyordu. Bu anlaşmadan sonra İranın kürtlere yardımını tamamen kesmesi ile, kuzey Irak'taki kürt ayaklanması da sona ermiştir.

  Irak-İran kara sınırı ve Şat-ül Arap nehir sınırı anlaşmazlığı Osmanlı Devleti zamanında başlamış, 400 yıldan fazla süregelen bir anlaşmazlık olmuştur. 19'uncu yüzyılda Türk-İran sınırını düzenlemek ve tesbit etmek için 1823 ve 1847 Erzurum anlaşmaları yapılmış ise de, yine sınır anlaşmazlıkları eksik olmamış ve bunun üzerine, İran'la Osmanlı devleti arasında 1913 yılında İstanbul Protokolü imzalanmıştır. Bu protokol hem kara sınırı ve hem de Şat-ül Arap sınırını kesin olarak çiziyordu. Lakin, Lozan Antlaşması ile Türkiye Irak'tan çekildikten sonra, Irak ile İran arasında bilhassa Şat-ül Arap nehrinde anlaşmazlıklar çıktı. İki devlet arasında 1937 Temmuzunda bir anlaşma yapıldı ise de, bu anlaşmayı İran 1959 Nisanında feshetti ve bundan sonra başka hadiselerin de ilavesiyle iki tarafın münasebetleri bozuldu.

  1975 Cezayir anlaşması, 1913 İstanbul protokolünde olduğu gibi, Şat-ül Arap nehrinde, milletlerarası hukuk kurallarına uygun olarak, Thalweg çizgisini İran ile Irak arasında sınır olarak kabul etmekteydi. Yine Cezayir anlaşmasına göre, taraflar, iyi komşuluk ve dostluk münasebetleri kuracaklar ve karşılıklı işbirliğinde bulunacaklardı.

  Cezayir anlaşması, her iki ülkenin yararına idi. Çünkü, Irak, kürt ayaklanması dolayısıyla İran ile doğrudan bir çatışmaya girme ihtimalinden kurtulduğu gibi, kürt ayaklanmasını bastırmak suretiyle Kerkük petrollerini yeniden işletme imkanını elde ediyordu. Buna karşılık İran da, Irak ile bir çatışma ihtimalini bertaraf ettiği gibi, Şat-ül Arap'taki sınırını Thalweg çizgisine kadar uzatıyor ve ayrıca Irak'ın, Şahın muhaliflerini desteklemekten vazgeçmesini sağlıyordu.

  1979 Şubatında Şahın devrilmesi ve Humeyni rejiminin başlaması ile birlikte Irak-İran münasebetleri hızla kötüye gitmeye başladı. Humeyni rejimi Irak için rahatsızlık verici idi. Çünkü İran'da bir Şii rejiminin kurulması, halkının asgari yüzde 40'ı Şii olan Irak için tehlikeli bir gelişme idi. Kaldı ki, Humeyni daha ilk günden itibaren bütün Arap ülkelerindeki Şİİ'leri ayaklanmaya kışkırtmış ve bununla da yetinmeyerek bir takım yıkıcı faaliyetlere de girişmişti. Irak lideri Saddam Hüseyin, 17 Eylül 1980 günü Milli Meclis'te yaptığı konuşmada Cezayir Anlaşmasını feshederken, bu noktaya şu şekilde değiniyordu: "Dinsel çağrı kisvesi, Acem ırkçılığını gizlemek için bir maskeden başka bir şey değildir. Acem ırkçıları din kisvesi altında, Araplara karşı besledikleri kinlerini gizlemeye çalışmakta, din kisvesi bölge halkları arasında kin, gericilik ve bölücülük duygularını körüklemekte ve ister bilerek, ister bilmeyerek, uluslararası siyonizmin tasarılarına hizmet etmektedirler."

  Gerçekten, Saddam Hüseyinin sözünü ettiği Şii bölücülüğü tehlikesi, daha 1979'un ilkbahar aylarından itibaren ortaya çıkmıştı.

  Irak'da Şİİ nüfus genellikle Bağdat'ın güneyindeki Necef ve Kerbela bölgelerinde yaşamakta idiler ve liderleri de Ayetullah Muhammed Bekir El-Sadr idi. Bekir El-Sadr, Humeyni rejiminin ilk gününden itibaren, Humeyniyi ve İran ihtilalini desteklediğini açıkça ilan etmekten kaçınmamıştı. Bundan dolayı, Bekir El-Sadr liderliğindeki Şii'ler 1979 Haziran ayı başında Irak'taki Baas rejimi aleyhine gösterilere başladılar. Güvenlik kuvvetleri bu gösterilere engel olmak isteyince, iki taraf arasında çarpışmalar oldu. Çarpışmalarda 2 kişi öldü ve 16 kişi yaralandı. Hükümet, Bekir El-Sadr'ı tevkif etti ve bir süre sonra da idam etti. Ayrıca, Şii liderliğinin ileri gelenlerinden 31 kişiyi de ülke dışına çıkardı. Bu hadiseler üzerine Irak Şii'leri, 1979 yılı ortalarında Necef'te İslam Kurtuluş Hareketi adı ile bir teşkilat kurup Humeyni ile temasa geçtiler.

  Humeyni rejimi ile Irak'ın münasebetlerini bozan bir diğer mesele de Şah zamanında olduğu ibi, yine kürt meselesidir. İranda  Şah'ın düşmesi ve otoritenin yok olması, buna ilaveten İran ürtlerinin bağımsızlık hareketleri, İranın Irak'a bitişik bölgelerini Irak Kürtleri için bir sığınak aline getirdi. Irak hükümetinin takibinden kaçan kürtler İran'ın bu bölgelerine sığınmaktaydı. albuki Irak'ın kendi ülkesindeki kürt ayaklanmalarını bastırabilmesi için Türkiye ve İranın işbirliğine ihtiyacı vardı. Nitekim Irak bu konuda Türkiye ile 20 Nisan  1979 da bir anlaşma izalamıştı. Fakat İran'la aynı işbirliğini kurması mümkün olmadı. Bunun için Irak, İran ürtlerinin Irak Kürtleriyle bağını kesmek ve onlara bir uyarıda bulunmak amacı ile, 4 Haziran 1979 günü İran'ın Sanandaj bölgesindeki kürt köylerini uçaklarla bombardıman etti. Bu ombardıman bir süre için netice verdi. Fakat İran ile Irak arasında bu bölgedeki sınır atışmalarını sona erdiremedi. Çatışmalar 1980 yılı boyunca da devam etti. O kadar ki, 27 Ağustos 1980 günü bu çatışmalarda İranlılar Irak kuvvetlerine karşı ilk defa yerden yere (SS) üzeler kullandılar. 1980 yazında münasebetler bu hale gelmişti.

  Bir başka anlaşmazlık konusuda Kuzistan Arapları idi. Humeyni rejimi işbaşına gelince uzistan Arapları da muhtariyet istediler. Abadan petrolleri Kuzistan bölgesinde olduğu için, raplar murtariyetle birlikte, petrol gelirlerinden hisse ve aynı zamanda da merkezi hükümette emsil hakkı istediler. Arapların lideri Şeyh Muhammed Tahir Hakani idi. Humeyni Arapların nu  isteklerini kabule yanaşmayınca 1979 Mayısında Araplarla Devrim Muhafızları arasında Hurremşehir'de çarpışmalar başladı. Hurremşehir, Şat-ül Arap'ın karşı kıyısında ve Abadan'ın biraz kuzeyinde idi.

  Irak bu çarpışmalarda Kuzistan Araplarına silah ve cepane yardımı yaptı. Kalaşnikoflar ve roket-atarlar verdi. Bu ise Irak-İran münasebetlerini gerginleştirdi. 1980 yaz aylarında güneyde Irak-İran sınırında devamlı çatışmalar ve çarpışmalar olmaktaydı.

  Irak'ı İran'a savaş açmaya sevkeden bir sebeb de, Saddam Hüseyin'in 1979 Temmuzunda, yani İran ihtilalinden bir kaç ay sonra, iktidarı ele almasını müteakip, gerek kendisine, gerek arkadaşlarına karşı komplolar başlaması idi. Saddam Hüseyin içerde ciddi bir muhalefet ile karşı karşıya bulunuyordu. 1980 yılı içinde bu muhalefet daha da şiddetlendi. Çoğunlukla Şİİ'ler tarafından desteklenen Dava Partisi bu siyasi muhalefeti temsil ediyordu. Bu siyasi muhalefette, şimdi Irak ile münasebetleri Saddam Hüseyin ile beraber bozulmaya başlayan Suriye'nin de bir tesiri olduğu muhakkaktır. Fakat Saddam Hüseyin bu siyasi muhalefete karşı sert tedbirler aldı ve Dava ile alakası olan herkesin idam edileceğini ilan etti. Buna mukabil, Dava Partisi ile bağları olan lraklı Mücahidin grubu da, Irak'ın içinde ve dışında, bir takım suikastlere ve sabotajlara girişti. Bu iç muhalefet dolayısiyle, Saddam Hüseyinin de halkın dikkatini bir dış meseleye çekmek istemesi şüphesiz ihtimal dışı değildir.

  Bu şartlar içinde 1980 Ağustosu geldiğinde, zaten Irak-İran sınırlarında çarpışmalar yoğunlaşmaya başlamıştı. Eylül başından itibaren çarpışmalar şiddetlenmiş ve 10 Eylülde Irak Kasr-ı Şirin ile Naft-i Şah arasındaki araziyi ele geçirdiğini iddia ediyordu. 

Savaş
 

  Irak için yapılacak tek şey kalmıştı: Savaşa resmen başlamak. 17 Eylülde Saddam Hüseyin Milli Meclis'te yaptığı konuşmada, 6 Mart 1975 tarihli Şat-ül Arap anlaşmasını feshettiğini ilan etti. Yani Irak, nehrin iki yakasının da kendisine ait olduğunu söylemek istiyordu. 22 Eylül 1980 gününden itibaren de Irak Orduları; kuzeyde Kasr-i Şirin, ortada Mehran ve güneyde de Susangerd, Ahvaz ve Hurremşehir bölgelerinde İran topraklarına girmeye başladı. Irak-İran savaşı resmen böyle başlamıştı.

  Irak İran'a saldırırken, kolay bir zafer elde edeceğini ve bu suretle kendisi Arap dünyasında büyük prestij kazanırken, Humeyni'nin itibarını kıracağını ve belki düşmesini sağlayacağını ümid etmişti. Irak'ı bu ümide sevkeden başlıca faktör, İran ordusunun, zayıf ve dağınık durumda olmasıydı. Kaldı ki, İran ordusunun silahları esas itibariyle Amerikan silahları idi ve Amerika iki yıldır yedek parça vermiyordu.

  Irak'ın ümidi gerçekleşmedi. İran'ı dize getiremediği gibi, savaşın da başında İran'dan işgal ettiği bir kısım toprakları İran geri  aldı. İran beklenmedik bir direnme gösterdi. Humeyni'nin ülkedeki prestiji daha da arttığı gibi, şüphesiz Saddam Huseyin'in prestiji de  ağır bir darbe yedi.

  700 Km.'lik bir cephede harekete geçen Irak kuvvetleri, kuzeyde Panjwi ve Kasr-ı Şirin, ortada Mehranı aldılar ve Susangerd, Ahvaz ve Hurremşehir önlerinde İranlıların sert bir direnmesi ile karşılaştılar. Ekim 1980 sonunda Hurremşehir Irak kuvvetlerinin eline  geçti. Bundan sonra kara muharebeleri durgunlaştı ve cephe sabitleşti. Taraflar zaman zaman karşılıklı saldırılar yaptılarsa da, uzun süre bir değişiklik olmadı. 1982 Mayısında İranlıların büyük kuvvetlerle yaptıkları saldırılar karşısında, Irak kuvvetleri savaşın başından beri elde ettikleri bütün toprakları terkederek, Irak sınırlarına dönmek zorunda kaldılar. 1983 yılı başında İran, ikinci bir büyük saldırı ile Irak topraklarından içeri girip, Bağdat-Basra yolunu kesmek istedi ise de o da bir şey yapamadı. Savaş böyle garip bir şekilde devam etmektedir.

  Savaş her iki tarafın petrol kaynaklarında ağır tahribat meydana getirmiştir. Zira, her iki taraf da savaşın ilk gününden itibaren birbirlerinin petrol rafinelerini havadan bombardıman ettiler. 1981 yılı başında Irak'ın günde 3.1 milyon varil ve İran'ın da 1.4 milyon varil olan petrol üretimleri, her ikisi için 600.000 varile düşmüştü.
 

Savaş Karşısında Devletler
 

  Irak-İran savaşının neticesiz bir savaş haline gelmesinde, Amerika ve Sovyet Rusya'nın tarafsız tutum almaları ve taraflara silah vermemesi büyük rol oynamıştır. Sovyetler, her iki tarafı da gücendirmekten kaçınmıştır. Kendisine daha yakın olan Irak'a silah yardımı yapması, İran'ı Batı'nın kucağına atabilirdi. Amerikanın ise Irak'la bir münasebeti yoktu ve Irak İsrail meselesinde sertlik taraftarlarından biri idi.  

  Arap ülkelerine gelince: Körfez Savaşı denen Irak-İran savaşı, Arap dünyasındaki bölünmeyi daha da keskinleştirmiştir. Basra Körfezi ülkeleri ve Suudi Arabistan, Irak-İran savaşı karşısında bir rahatlık duydular. Körfez ülkeleri her ne kadar Saddam Hüseyin'in Körfeze hakim olmak ve Arap liderliğini ele geçirmek hususundaki tasarılarını biliyor idiyseler de, Irak'ın İran'ı yenerek Şii tehlikesini bertaraf etmesi daha fazla çıkarlarına idi. Fakat Saddam Hüseyin'in hesapları yanlış çıkınca, bilhassa Suudi Arabistan Irak'a yardım etmeye başladı. O kadar ki, Irak'ın durumu 1982 yılında kötüleşmeye başlayınca, Suudi Arabistan İran'a, savaşı durdurması için 50 milyar Dolar teklif etmiş, fakat İran 150 milyar Dolar istemiştir.

  Ürdün de Irak'ı destekleyenler arasında yer almıştır. Bu da Ürdün ile Suriye'nin münasebetlerini gerginleştirmiştir. Çünkü Suriye kesinlikle İran'ı desteklemiştir. Libya da Suriye'nin yanında yer almıştır.

  Savaşın kazançlısı İsrail ile Mısır olmuştur. Zira Arap dünyasının bölünmesi ve bilhassa Irak'ın İran'la başının derde girmesi, İsrail için rahatlatıcı bir gelişme idi. Mısır da genellikle lrak'a sempati göstermiş ise de, bu bölünmelere aktif bir şekilde katılmamıştır. Buna karşılık, bu çatışmaların dışında kalan Mısır'ın tesiri ve prestiji artmıştır. Hem Suudi Arabistan ve hem de F.K.Ö gizli gizli Mısır ile temasa geçmeye başlamışlardır. Irak-İran savaşı Humeyni ihtilalini desteklemiş olan F.K.Ö için sıkıntılı bir durum yaratmıştır.

  Nihayet, Irak-İran savaşı, Körfez ülkeleri için bir güvenlik meselesi de ortaya çıkarmıştır. Bu sebeple 6 Körfez ülkesi (Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn ve Umman) ile Suudi Arabistan arasında, uzun temas ve müzakerelerden sonra, 26 Mayıs 1981 de Körfez İşbirliği Konseyi kurulmuştur. Bu askeri veya siyasi bir ittifak değildi. Fakat icabında o istikamete de gidebilecekti. 

Savaşı Durdurma Çabaları
 

  Daha ilk günden itibaren, bu savaşı durdurmak için, çeşitli çevrelerden çeşitli teşebbüsler yapılmış, fakat bunların hiç biri netice vermemiştir.

  23 Eylül 1980 günü Güvenlik Konseyi başkanı taraflara savaşı durdurma çağrısında bulunduğu gibi, Güvenlik Konseyi de 28 Eylül 1980 tarih ve 479 sayılı kararında aynı çağrıyı tekrarlamıştır. İran 24 Mayıs 1982'de Hurremşehir'i geri alıp da, savaşı Irak topraklarında devam ettireceğini söyleyince, Güvenlik Konseyi 12 Temmuz 1982 günlü ve 514 sayılı kararı alarak tarafların derhal ateş kesmelerini istemiştir. Bu istek Konseyin 4 Ekim 1982 günlü ve 522 sayılı kararında bir kere daha tekrar edilmiştir.

  Bunun yanında, B. M. Genel Sekreteri, İsveç'in eski başbakanlarından Olaf Palme'yi Irak ile İran arasında aracılık yapmakla görevlendirmiştir. Palme, 1980 Kasım ayında, 1981 yılının Ocak, Şubat ve Haziran aylarında ve son olarak 1982 Şubatında Tahran ve Bağdatı ziyaret etti ise de bir netice alamadı. İran, Irak'ın işgal ettiği topraklardan tamamen çekilmesi, tamirat borcu ödemesi ve Irak'ın cezalandırılması şartlarını ileri sürdü. Savaşın başlarında Irak'ın şartı da İran'ın, Irak'ın Şat-ül Arap üzerindeki egemenliğini tanıması idi.

  İslam Konferansı da ilk günden aracılık için harekete geçti. Pakistan Devlet Başkanı Ziya-ül Hak başkanlığında üç kişilik bir İslam Konferansı barış heyeti Tahran ve Bağdatı ziyaret etti. İslam Konferansı 20 Ekimde her iki tarafa ateş-kes teklif etti. Bunlardan bir netice alınamayınca, 25-29 Ocak 1981'de Taif'de toplanan 3'üncü İslam Zirve Konferansı, Pakistan, Bangladeş, Gambia ve Gine devlet başkanları, Türkiye Başbakanı ve Malaysia ve Senegal Dışişleri Bakanları ile Yasir Arafat ve İslam Konferansı Genel Sekreteri Habib Şatti'den kurulu bir Aracılık Komitesi teşkil etti. Bu Komite, 28 Şubat-1 Mart 1981'de, 1982 Martında bir çok defa, 1982 Nisanında, 1982 Haziranında ve son olarak da 1982 Ekiminde, toplam dokuz defa, Tahran, Bağdat ve Cidde arasında mekik dokudu. Lakin bir uzlaşma sağlayamadı. Bunun yanında Arap Ligi'nin ricası üzerine Türkiye Başbakanı Bülend Ulusu da Ocak 1982'de aracılık teşebbüsünde bulundu. Ayrıca, F.K.Ö., Suriye ve Kuveyt, Küba lideri Castro da münferid aracılık tekliflerinde bulundular.

  Irak ve İran Bağlantısızlara dahil olduğu için, Bağlantısızlar da 1980 Ekiminde, Küba, Hindistan, Pakistan, Zambia, Malaysia dışişleri bakanları ile F.K.Ö temsilcisinden kurulu bir Arabulucuk Komitesi teşkil ettiler. Bu komite 1981 Şubatında, 1981 Nisanında, Mayısında ve  Ağustosunda ve nihayet 1982 Nisanında aracılık çabalarında bulundular. Onlar da bir netice alamadılar.

  Hiç bir savaşta bu kadar çok arabuluculuk yapılmamıştır.

Kaynak : Fahir ARMAĞANOĞLU - 20.Yüzyılın Siyasi Tarihi